En Çok Okunan Yazı

En Çok Okunan Yazı
Puma ve Müşteriye Dokunmak

Marka Hikayeleri

Marka Hikayeleri
Markaların bugünlere geliş hikayeleri

En Beğenilen Yazı

En Beğenilen Yazı
Dijital Mezar Taşı

Dijital Pazarlama

Mutlu Bir An

07 Mart 2010

Bloggerlara son dönemin en güzel uygulaması ile Ülker'den gelen kırmızı bir kutunun hikayesi bu. Daha ilk günden patırtı kopardı bile. Hediyesi gelenlerle, hediye alamayanlar farklı içeriklerle sosyal medyada paylaşıyor, tartışıyorlar... Markaların bu hikayeyi dikkate almaları lazım.

Geçenlerde işten sonra annemle buluştum. Yemek yiyip sinemaya gidecektik. Yemekte annem dedi ki "Sana kocaman kırmızı bir kutu geldi.Hem çok güzel hem de ağırdı, dayanamadım açtım.Ülker'den." Çantasından da Ülker Çikolata çıkardı. "Bunu da aşırdım kutudan, çok severim. Haberin olsun ama" dedi. Sırıttım sadece :)

Bugüne dek bana gelen her türlü daveti ve kutuyu annem aldığından alışıktı gelenlere. Ama bu defa farklı anlatıyordu. İlginç geldi. En son Yaman Gezgin kutusunda ve ondan sonra da Uno Blogger Sofrası etkinliğinde böyle anlatmıştı.


Eve geldik. Odamda masada kocaman bir kırmızı kutu duruyordu. Şöyle bir kutusunu açtım. Menteşeli ve özenli bir kutuydu. İçeriğini görünce şöyle bir gülümseme yerleşti yüzüme.



Çikolatalar, Cafe Crownlar, çokokrem (en sevdiğim)... Sonra kutunun diğer tarafı çarptı gözüme. Bir dijital çerçeve vardı. Ve açılışı: Sürpriz şekilde tamamen bana özel yazılmış ve benim fotoğraflarımla hazırlanmış. Kesinlikle çok etkileyiciydi!!! Kimdir bu işin arkasında diye düşünmeye başladım ki öğrenince nedense şaşırmadım. Yine 41-29! Kesinlikle harika iş!

Kişiye özel metinleri ilk defa Rixos Blogger projesinde davetiyelerde kullanmıştık. (en çok Devletşah'ın ayva tatlısı konulu davetiyesinde eğlendiğimi itiraf edeyim) ilk defa kişiye özeldi metinler. 14 davetiyenin 14'ünü de sevgili Eyüp ile birlikte oturup tek tek yazmıştık. O projenin üstünden nerdeyse bir yıl geçti. Ve 1 yıl içinde pek çok blogger projesi düzenlendi. Hepsinde de tek kişiselleştirme isim kullanımıydı. Ve işte 1 yıl sonra ilk defa kişiye özel metinler bu projede kullanıldı.

İşin her kısmı harika. Fikri, hediyesi, kutusu, titizliği, içeriği, ... Çok uzun zaman sonra hem de!

Ama tabii her zamanki gibi yine bir tartışma ortamı başladı. Markalar bundan artık korkmamalı. Rixos Blogger projesinde de çıktı bu çatlak seslerden bolca. Çıkan tartışmalara, neden bize yok sorularına 41-29'un Chief Happiness Officer'ı Alemşah'tan şurada bir açıklama geldi: 

"Fikir lideri olanlar, kendisine ait kitlesi olanlar ve genel proje konseptine uygun olanlar seçiliyor. Bu tarz bir seçim sürecinde gönül isterdi ki, Türkiyede yüzlerce olsun, seçmekte zorlanalım. Oyle olmayınca bazen bir çok projede kesişim kümesi olabiliyor ..."

Her bir kelimesine katıldığım bir açıklama... Her iki projede de ortak 2 yön vardı: Değerli hediye ve kişiye özel içerik...
Bence bu işin marka tarafına da, ajans tarafına da "Bravo" demem lazım! E bravo o zaman Ülker'e ve 41-29'a :)

Sosyal Medya Röportajı - Social News Turkey

22 Şubat 2010

Sosyal medya sosyal medya, sosyal medya... Herkesin en fazla yer almak istediği yer.  Bu konuda "Social News Turkey" için Melih Bayram Dede tarafından yöneltilen soruları cevapladım. Gördüm ki sıkılsak da bu konudan, daha söyleyecek çok söz var. Röportaj benim için biraz kafa toparlamak gibi oldu. Katılmadığınız noktalar tartışmaya her zaman açık elbette.

Kısa Kısa Sosyal Medya

21 Şubat 2010


Sonunda gözümdeki enfeksiyonu tamamen atlattım. Yani neredeyse tamamen. Bu dönemde blogumu biraz ihmal etmiş olabilirim. Yavaş yavaş hızlanacağım ama bu arada boş durmadım. Bir blog yazısı, bir dergi yazısı, bir de röportaj cevapladım. Onların linklerini de yayınlandıkça burada bulacaksınız.  Dolayısıyla aşağıda özetini göreceğiniz bir küçük yazı çıktı. Özet olarak geçiyorum ki; o röportajları da okumak için kendinize yer açın.



* Kullanıcı açısından sosyal medya siteleri "late majority" denen doyum sonrasında oysa markalar henüz "early majority" denen doymamış kısımdalar. Bu da pek çok projenin başarısız olmasının nedeni olabilir.

* Sosyal medya projelerinin başarısızlığı için pek çok neden var. Ancak en büyük nedenler: yanlış planlama, yetersiz gözlem, kontrol sağlanamayan 3. partiler.

* Markaların bir türlü anlayamadığı şeylerden biri sosyal medya kullanıcılarının gazetecilerin yazıp, çizdikleriyle pek de fazla ilgilenmedikleri. Daha kısa, daha öz ama daha samimi paylaşımlar gerekiyor.

* Bir diğer hata da, aynı listelerin kullanılması. Sanki bir liste varmış ve biri tüm markalara bu listeyi satmış gibi bir durum var. Markaların zaman zaman zahmet edip, kendi listelerini yaratmadıklarını düşünüyorum.

* Diğer büyük hata ise, takipçi sayısını bir ölçüm kriteri almak. Bence başarı takipçileri aktif olan markanındır.

* Markaların bu tür işler için finansal kaynaklarının yanısıra önemli iki kaynağı daha kullandığını unutmamaları lazım: Çalışan gücü ve zaman... Bunları ölçümleyip, verimliliği kontrol edebilecekleri tek şey de hedef orantılı olabilir.

*  Önümüzdeki dönemlerde marka sadakatlerinin düşeceğini düşünenlerin aksine bazı markaların sadakatlerinde belirli oranlarda yükselmeler bekliyorum. Marka deneyimi en iyi offline yaşamda görülüyor. Ancak offline marka deneyimleri en iyi sesi online yaşamda getiriyor.

* Hala IAB Türkiye'nin sessiz kalmasının nedeninin çözebilmiş değilim.

* Türkiye'de elimizi attığımız yer sosyal medya dehası (!) Baktığınızda hiç bir markanın ucundan tutmamış çok kişi kendisini bir kaç sosyal medya platformunda hesabı olduğundan sosyal medya danışmanı (!) ilan ediyor. Ve bu kişilere inanan markalar başarısızlığa uğradıklarında ne olduğunu çözümleyemiyorlar.

* Doğru düzgün iniş yaptıracağınız bir web siteniz yoksa sosyal medya balıklama dalmadan önce bir durup, derin nefes almak ve günün sonunda hedefinizi ölçümlemek için gereken bazı özelliklere sahip olmanız gerekir.

* Sosyal medyanın büyüsüne kapılıp kocaman hedefler belirlemek kadar, sosyal medyadan korkup vites düşürmek de aynı şekilde verimsizliğe neden olur. Doğru olan hedeften, kullanım şekline, organizasyondan iletişim tonuna kadar herşeyin bir stratejiye bağlanması olur.

Sosyal Medya Yanlışları - Monitera Blog

17 Şubat 2010

Sosyal medya ile ilgili herkes atıp tutuyor. Ancak markaların dikkat etmesi gereken, dikkatli olmazlarsa düşecekleri çukurlar ancak deneyimle belirleniyor. Bunlardan bir kaçı ve küçük çözümleri hakkında Monitera için yazdığım yazımı buradan okuyabilirsiniz.

p.s: Bu arada ilk deneyenlerden biri olarak söyleyebilirim ki;  Monitera'yı bir kaç aya bol bol duyacaksınız.

Değişim 365 = Mutluluk

16 Şubat 2010

Kiminle nerede karşılaşacağımızı bilemeyiz ve karşılaştıklarımız hayatımızı değiştirebilirler. Bu insan, sokakta, kütüphanede, bir partide veya internette bir yerlerde olabilir.

Sosyal Medya Baygını

27 Ocak 2010

2009'un özellikle 6. ayından beri en fazla vurgulanan konu sosyal medya. Haliyle her yerde sosyal medya dinliyoruz, herkesten fazla fazla... Bu durum da normal. Trend konu elbette her yerin merkez konusu olacak. Burada özellikle 2 şeyden nefret etmeye başladım. Bir iki markaya bir iki proje yapan kimse buna ben de dahilim acaip istatistikler çıkarmamalı...

Yok insanların şu kadarı marka konuşuyor, yok bu kadar insan bilmemne yapıyor, yok bilmemne...  Neye göre, kime göre, nerden çıktı bu istatistik sonucu diye bir sorgulayın ne olur! Çekinmeyin sorun!

Sosyal medyanın en büyük özelliği hiç bir yerde, hiç bir şekilde kesin ve net bir formatının olmaması... Olmayacak da... Her twitter kampanyası işe yaramayacak, her destek ekibinin sosyal medyada cevap vermesi işe yaramayacak...  Rixos için başarılı olan THY için başarılı olmayacak, THY nin başarı gösterdiği yolda TTNet başarısız olacak. Her markanın kendi istatistiklerini bulması ve iyileştirmesi gereken bu yolda, lütfen sorgulamadan her istatistiğe inanmayın. 

İsterseniz ben de hemen şimdi size söyleyeyim: Sosyal medyada insanların % 43'ü /rakam inandırıcı olsun diye) gak dediğinde marka diyor, % 12'si markasız çıkmam diyor, % 87'si sosyal medya uzmanı olduğunu söylüyor. Haydi alın bakalım size istatistik...

İkinci olarak pazarlama her nasılsa = sosyal medya oluverdi. Geçenlerde sordum işte Kurukahveci Mehmet Efendi konusunu işlerken. Haydi dedim neden böyle olmuş. Gelen cevap sayısı belli. Eee ne oldu. Gördük işte kaç kişinin gerçekten pazarlama konuşabildiğini (konuştuğunu bildiğimiz bir kaç iyi uzman yoğunluktan cevaplamadı onları saymıyorum) Sosyal medya da böyle...

Sayı saymayı bilen herkesin matematik teoremleri üzerine boş boş sallaması gibi bir şey sosyal medya uzmanı geçinenler de... Ha kim sosyal medya uzmanıdır bilmiyorum! Ben sosyal medya uzmanlığına inanmıyorum. Sosyal medya benim için sadece bir araç. Dijital gelişimle bir süre sonra yerini bambaşka bir formata bırakacak bir alan...

Ama üzgünüm baylar, bayanlar sosyal medya hiç bir zaman = pazarlama olmadı. O yüzden markalara bağırıp, çağırmaktan vazgeçin. Bu ortamdan gerçekten faydalanacak olanlar zaten bir aksiyon planı yapmıştır. Kafanızı rahat tutun, herkes her şeyin farkında!

Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları

19 Ocak 2010


Bir sihirli meyve o... Taa Etiyopya'dan gelen renginin aksine çiçeği yasemin gibi beyaz çiçeği olan ve 10. yüzyılda keşfedilen kahve çekirdeğinden bahsediyorum. Köklü,sakin ve harika bir marka olan Kahveci Mehmet Efendi'nin sessiz ve derinden gelen hikayesi...

Bunun için uzun uzun yazılabilir. Ancak bir kaç link ile zaten hazırda harika anlatılmış bu hikayeyi okumanızı tavsiye ediyorum. Ben marka tarihi anlatıyorum diye özenle hazırlanan siteden copy paste yapanlar gibi olmak istemedim.

Öncelikle gerçek kahve tarihini, markalaşma adımlarını ve kahveye dair herşeyi Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin sade ve içerik zengini sitesinden öğrenmelisiniz.

Ardından bir blogger olan Başak Gürbüz Derman'ın 2005'te yoğun ısrarıyla ikna ettiği Eminönü Mehmet Efendi mağazasında 14 yaşından beri çalışan Murat Çeker ile yaptığı harika görüşmeyi okumalısınız.

Pazar payının % 80 civarında olduğu düşünüldüğünde, fazlaca bağırmayan,liderim, muhteşemim, bitaneyim demeye gerek duymadan sessiz ve derinden liderliğini sürdürmesini neye bağlamak lazım? Çok az reklam yapmasını, iletişimini sade ve basit tutmasını... Fikirler?

* Bundan sonra armut piş ağzıma düş yok. Tartışalım biraz... (Tartışma olsun diye bol keseden sallamadan önce linkleri dikkatlice okumanızı tavsiye ederim)

Hub & Spoke

05 Ocak 2010

Jeremiah Owyang'ı takip edenler bilir, harika paylaşımları var. Geçen günlerde sosyal medyada başarılı bir model olarak işleyen ancak uygulama başlangıcında oldukça kompleks görünen bir modelden, "Hub & Spoke " tan bahsettiği yazısını mutlaka okuyun.

Bu arada Tweeter trendlerini takip ediyorsanız, bir de artık nelerden bahsetmemeniz gerektiğine bir göz atın. Bu da size çerez olsun hazır gelmişken.

P.C. Oscarları 2

28 Aralık 2009



Geçen sene 1.sini yazdığım Pazarlama Cadısı Oscarları'nın ikincisi.

Uğur Özmen - Şule Özmen: Eğlenceli bilgi aktarımları ve paylaşımcılıklarıyla kafalardaki akademisyen profilini aşmamıza yardım eden bu harika çifti (nazar değmesin) çok seviyorum. Eğlenceli, paylaşımcı, bilgi deposu ve deneyim sahibi bu çift, harika bir ev sahibi üstelik. Hiç eksik olmasınlar hayatımdan isterim :)

Müge Çerman:  Her anımda ne olması gerekiyorsa o olan harika biri o. Bence herkesin bir kere sohbet etmesi gerekenlerden... TT'm sana söz Honduras'a göç edeceğimiz günler gelecek.

Harun Pekşen - Metin Kahraman: Ideshot'ın atlıları... Bence 2009 cidden onların yılı oldu. Daha hızlı sonuçlar aldılar, hatta ünlü oldular.Ama çizgilerini hiç bozmadılar. Bu yüzden ilerleyen zamanlarda daha da başarılı olacaklarına inancım sonsuz.

Y. Emre Güzer: İnsan bu kadar sakin olmamalı. Sakin, gayet kendinden emin ve eğlenceli... Emekli olduğunda anlatacak bir dünya birikimi olacak. Çünkü benden farksız şekilde çalıştığı şirket sayısı aşmış durumda. Birer Uğur Özmen Jr. olarak bu yolda bakalım kim daha hızlı olacak :)

Eyüp Kaplan: Kesinlikle daha önce de yazdığım gibi benim için yeri çok farklı. Harika bir yönetici, muhteşem bir dost. Ne zaman ihtiyacım olsa bin tane işinin içinden yine de zamanı vardır. Buralarda, yakınlarda olsun istediklerimden.

Alemşah: Pek çok farklı projede  bol bol konuştuğumız, her defasında beni mutlu edip, gülümsetecek bir yenilik peşinde olan kocaman bir adamdan bahsediyorum. Kocaman bir cüssesi olabilir, ama içinde heyecanlı ve eğlenceli bir erkek çocuğu yaşıyor. Onu durdurmak, susturmak pek de mümkün değil. Olamasın da zaten.

Simto Alev: Kesinlikle onun kadar sakin ve mantıklı birini görmek mümkün değil. İnsan hiç mi kontrolünü kaybetmez, hiç mi sinirlenmez.Bana ne kadar katlandığını düşününce özellikle de. Yaptığı yorumlar, hayata bakış açısı beni benden alan biri o. Hiç gitmesin, hep kalsın, hep beni çeksin istiyorum :)

Tuğçe Esener: Artık okuma Tuğçeee diyesim geliyor bazen. Kendi okuduklarıma yetişemediğimden, sinir oluyorum onun bencen hızlı okumasına :) Şaka bir yana, benim için başka biri o. Ayakları yere sağlam basan, dijitalin asla tek başına işe yaramayacağını düşünen benim gibi az kişiden biri. Bir markayla buluşmasının korkutucu olduğunu düşünüyorum. Çıkacak olan sonuçlar, başarı kriterlerimizi yeniden gözden geçirmemiz demek olacak.O kadar çok eğleniyorum ki onunla, kalsın buralarda...

Devletşah: Beni "telefonunu aç,telefonunu aç" diye dırdır yese de kızamadığım o kadın! Oralarda kal. Arada bi makarnacılığı bırakıp bana da zaman ayır. Ona göre!


Deniz Mert Edincik: Harika bir sevgili olarak özel hayatıma kattıklarının dışında, iş anlamında da oturup konuşabileceğimden, farklı bakış açıları geliştirmemi sağlayacağından, kariyerimde nereye gitmek istersem isteyeyim hep desteğini tam olarak hissettireceğinden eminim. Yanımda kal, uzaklaşma :)

Annem ve ağabeyimOlduğum kişi olmamı sağladığınız için teşekkürler. Kaçsanız da kurtulamazsınız nasıl olsa...

Müşteriye Dokunmak: Puma

27 Aralık 2009

Hayatımızın pek çok yerinden markalar geçiyor...Ve tüketiciler olarak gittikçe azalan bir marka sadakatimiz var. Yeni yılda markalar eğlenceli işler yapmaktan öteye geçip, tüketicisine nasıl dokunabilir?

Sadakati artırmak gittikçe zorlaşırken, markalar çeşitli yeniyıl konseptli işlerle tüketicinin dikkatini çekmeye çalışıyorlar. Ancak ciddi anlamda müşteri omzuna dokunamadığımız sürece, bence tüm bu işler entegrasyona dahil olamadıklarından kaybolup gidiyorlar.


Bugüne kadar ciddi anlamda sadık olmaya çalıştığım markalardan biri Puma. Bana rahat bir spor çizgiden çok moda yaratan sexy bir marka hissi verir her zaman. Hani hem sportif hem sexy olmanın ne kadar zor olduğunu düşünürsek diğer markalardan kolayca sıyrılır benim için. Blogdaki "Marka Hikayesi" ne Puma ile başlamamın sebebi bu aslında. Bu bölüme bakarsak viral, sporcular ve efsaneler, moda, ürün, pazarlama, stratejik planlar, şirket yönetimi ve sponsorluklar olarak 8 farklı yazıda Puma'nın hikayesini incelemişim. 34 beden blogumda da Puma'larımdan bahsetmişim.
 
Puma, geçtiğimiz günlerde bana muhteşem bir sürpriz yaptı. Muhteşemliğinin özünde Puma Türkiye'nin bugüne dek pek çok nedenle çok aktif olamamasının değişmeye başlaması yatıyor. Bir bloggera - aynı zamanda müşteriye - hediye göndermeye başladıklarına göre bunun gerisi de planlanıyor demektir. Harika bir yeni yıl kartı, güzel bir defter ve kalemle, gerçekten çok kullanışlı harika bir beyaz çanta geldi üzerinde Burcu Tüzün "Pazarlama Cadısı" yazan koliyle.



Kolay ve küçük bir adım... Ancak zaten müşterisi olan bir bloggera dokunmakla yarattıkları fayda başka bir deneyim bence.



Teşekkür ederim sevgili Puma Türkiye ailesinden Pazarlama Müdürü Esin Hanım, Pazarlama İletişimi Uzmanı Aylin Hanım ve Puma ailesine ilk adım attığı dönemlerde Likemind'da tanıştığımız, heyecanlı ve gördüğüm kadarıyla Pumaları daha hızlı ulaşılabilir bulmak için uğraşıp, başarılı olan sevgili Açelya... Yeni yıl Puma'ya daha güzel satışlar ve başarılar getirir umarım :)

2009


2009 başlamadan 2008 bana ne getirdi diye yazmışım. 2009 gerçekten benim için tam bir değişim olmuş kelebek-koza misali.


* Bazı şirketlerin seni, adını  ve sahip olduğun networkü kullandıktan sonra komik bahanelerle yolu sonlandırmaya çalıştıklarını gördüm.

* Bir şirkete bağlanacaksam en azından belirli bir dönem dışarıdan çalışmış olmam gerektiğine karar verdim.

* Danışmanlık yaptığım marka sayısı toplamda 6'ya çıktı.

* 2009'da Rixos Hotels ile birlikteliğimiz ve projelerimiz arttı. Gürültü çıkaran bir blogger etkinliğinin ardından gelen güzel bir CRM projesinin de adımını atmış ve planlamış olduk. Bu dönemin ardından sevgili Eyüp'ün terfisiyle boşalan koltuğu için bolca görüştük. Ancak tek bir zorlu şart nedeniyle Rixos ile yollarımız yine kesişemedi :)

* Eylül 2009'dan beri danışmanlık yaptığım Pronet Güvenlik ile beklentilerimiz kesişince oturup konuştuk. Yeniden yapılanan pazarlama departmanında dijital pazarlama yöneticisi olarak başladım.

* MBA dondurulmuş halde beklemede. 


* 2008 evde harika bir hayat verdi bana. Annem, ağabeyim ve kedilerimle tam da yazdığım gibi olmuş.

* Sağlık konusu tam gaz devam etti. Alınan nazar boncuklarının bu ilginçlikleri beşte bire indirdiği kesin ama :)

* Aşk konusuna gelince fena halde tükürdüğümü yaladım diyelim. İnsan bu cümleyi sanırım sadece aşık olduğunda benim gibi gerine gerine söyleyebilir. 2009'un Şubat ayında bana verdiği hediye benim için hızla,yeniliklerle geçen yılın en büyük hediyesiydi.

* 34 beden ve korku filmleri üzerine yazdığım Horror4fun bloglarımı aktif hale getirdim. 

Sosyal Medya Soruları

11 Aralık 2009

Geçtiğimiz günlerde İTÜ Bilişim Teknolojileri Zirvesi'nde Özgür Alaz ve Eray Endeş ile birlikte "Bir Mecra Olarak Sosyal Medya" konulu panele katıldık. Katılırken işin içine sosyal medyayı da dahil edelim dedik ve friendfeed'den sorular aldık.

İşte bu sorulara kısaca cevaplarım:

* Sosyal medya nereye gidiyor?
Genellikle inovasyon teorisi dağılımına göre bir yeniliğe adaptasyon 5 farklı grupta tamamlanıyor. Wiki'de daha detaylıca halini okuyabileceğiniz bu teoride gruplar aşağıdaki gibi:
  • Innovators – venturesome, educated, multiple info sources;
  • Early adopters – social leaders, popular, educated;
  • Early majority – deliberate, many informal social contacts;
  • Late majority – skeptical, traditional, lower socio-economic status;
  • Laggards – neighbours and friends are main info sources, fear of debt.

Sosyal medyaya ait Facebook, Friendfeed gibi platformları incelediğimizde de durumun aşağı yukarı aynı şekilde yayıldığını görüyoruz. "First in first out" kuralıyla Facebook çoktan late majority segmentine indi. Dolayısıyla innovator olarak adlandırılan grup Facebook'u ya çoktan terketti, ya da kullanım yoğunluğunu azalttı.

Friendfeed ise early majority sürecinde. Dolayısıyla "innovator" ve "early adaptor" segmentler Friendfeed'den şikayet etmeye başladılar bile çoktan. Kaymalar dünya çapında Twitter'a. Ancak biz Türklerin doğasında var olan çok konuşma, her lafa girme özelliğimiz Twitter'dan bizi biraz uzak tutuyor.

Late majority dönemiyle birlikte ben Friendfeed gibi çoklu yoruma açık platformların popüleritesini yitirebileceğini düşünüyorum. Biraz daha bencil platformlar ve mikrobloggingten blogginge hafif çaplı dönüşler yaşanabilir.

Yönetilebilir mi, yönlendirilebilir mi?

Yönlendirilmesi platformun doğasından gelen özgür düşünce paylaşımı nedeniyle bence tehlikeli bir hal alabilir. Yönlendirmekten çok yönetilebilir. Ama dikkat edilmesi gereken nokta, yönetirken abartılı müdahale etmemek, gerektiği kadar ve öz bilgilendirme yapmak, bireysel kullanıcılar kadar çok konuşmaya dahil olmamak önemli.

Sosyal medyada nasıl yer alınır?

Sosyal medyada "varız" demek için yer almamak gerekiyor. Gerçek hedefler, elle tutulabilir amaçlar olmalı. Bugüne dek kullanılanın aksine sosyal medya bence çoktan reklam amaçlı kullanım konusunda verimsizleşti. Ancak müşteri araştırması yapmak, focus grup gibi bilgiler toplamak, trend analizi çıkarmak için ciddi CRM çalışmaları yapılabilir. Bunun yanı sıra bugün pek çok "sorunlu" müşteriye sahip markanın yaptığı gibi "müşteri destek" hattı oluşturabilirler. Bunun en büyük getirisi panelde de belirttiğim gibi korkunç maliyetlere çıkan çağrı merkezinde oluşan "call wait" denen aramaların sayısını azaltabilmek, beklerken hattan düşme yüzdesini bir nebze olsun rahatlatarak "daha sinirli" müşteriler yaratmadan bir başka kanal açmak olabilir. Bunun yanı sıra çok daha belirgin bir stratejiyle "satış" amaçlı kullanımı da Dell Outlet gibi kazandırabilir.  Bir markanın hepsini birden yapması mümkün değil ancak belirli stratejilerle, doğru bir yolda yürürse kazanmaması mümkün değil.

Sosyal medya nedir, kime hizmet eder?

Sosyal medya, web 2.0'la başlayan interaktivitenin geldiği son noktadır. Ana özelliği kuvvetli paylaşımdır. Paylaşım isteği belirli bir yüzde üzerinde olan sosyal insanların paylaşımlarıyla başlayarak, farklı interaktivitelerle devam eder. Sosyal medya, paylaşıma açık herkese hizmet eder.

Sosyal medya ile ticaret nasıl yapılır?

Social shopping olarak adlandırılan bu tarz ticaret şu an Türkiye'de yeterince aktif olmasa da yurtdışında birbirine güvenen, kendi halkası içinde olan insanların kendi aralarında yapmaya başladıkları alım-satım işlemine diyoruz. Ancak bunun dışında bir de Dell gibi markaların yaptıkları satışlar var.  Bu satışlar için doğru ve belirgin hedeflerle yola çıkmak gerekir. Marka algısı, müşteri hizmetleri gibi ölçümlenmesi daha zor olan kısımalrı bir tarafa bırakırsak, ticaret daha hızlı ve çabuk ölçümlenecektir.

Sosyal medya internetten mi ibarettir?

Sosyal medya internetten ibaret değildir. Önümüzdeki dönemde en çok inandığım şey, entegre iletişimlerin başarıya ulaşacağı. Internet tek başına yeterli bir mecra değil. Ana mecra olarak konumlanabilse de, diğer araçlardan ve medyalardan destek alması gerekli. Örneğin son dönemlerde Likemind toplantıları sosyal medya destekli olarak büyüyor, daha fazla katılımcıya ulaşıyor. Offline bir etkinlik online platform desteğiyle her defasında yeni kişilere ulaştığı gibi, eski kitlesini de yine online ortamda elde tutmaya devam ediyor.

Güven sorunu ve sosyal medya?

Bu sorun bloglar ve markalar temasa geçtiği günden beri var aslında. Markaların bloggerları kullanıp kullanmadığı, bazı bloggerların bazı markalardan para alıp yazı yazdığı söylentileri, markalar tarafından çağrılmayanların çıkardığı gürültüler derken bloglar ilk dönemine oranla az da olsa güven konusunda bir sarsıntıya uğradı. Ancak bloglarda üretilen içeriğin azalmasının sebebi hiç bir zaman güven kaybı değildi. Teknolojik gelişimler ve sağladığı kolaylıklar blog yazarlarını mikro-blogginge ve sosyal medyaya getirdi. Bu tür bir güven probleminin sosyal medyayı sarsacağını düşnümüyorum. Ancak ilk soruda bahsettiği gibi yayılım alt segmentlere indiğinde farklı bir yapıya ihtiyaç dıuyulacak.

Soruları yönelten arkadaşlara teşekkürler...

Oyun,yeniden başlasın!

07 Aralık 2009


Geçenlerde Friendfeed'de içimi dökmüşüm. Bu ülkede danışmanlık çok komik... Neden mi?

BTZ Sosyal Medya Paneli

04 Aralık 2009


Yarın saat 16:00'da İTÜ İşletme Mühendisliği Klübü'nün bu yıl ikincisini düzenlediği Bilişim Teknolojileri Zirvesi'nde sevgili Eray Endeş ve Özgür Alaz ile birlikte "Bir Mecra Olarak Sosyal Medya" paneline katılacağım.

Detaylı bilgi ve katılım için BTZ web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Resesif Gen

03 Aralık 2009


Resesif gen, objektiviteyi, dinleme yetisini, önyargısız olmayı  temsil ediyor. Ve resesif genler ciddi anlamda resesif bizde!


İnsanların hayata bakış açılarını çözmek çok yorucu. Kendi mantığına uymayan bir fikre,mantığa saygı duymayı becerebilmenin % 70'inin genetik olduğuna inanıyorum. Geri kalan yüzde % 30 sadece sonradan öğrenmekle alakalı. Ama yetersiz. Çünkü dinlemek ve objektif olabilmek denen şeyin çok resesif genlerle taşındığından artık neredeyse eminim.

Son zamanlarda insanların değerli işleri nasıl sınıflandırdıklarını, bu değerlendirmeleri yaparken dikkate aldıkları kriterleri gözlemlemeye çalıştım. Kendi nacizane görüşüm bu konuda yüzyıllar geçse bile sınıfta kalacağımız şeklinde. Genlerimizde taşınan o resesif iki kodun yanyana gelmesi o kadar zor bizde...

O kadar uzun zamandır düşünüyorum ki bunu.Ve bir o kadar uzun zamandır da gözlemliyorum...

Ülker'den çikolata almazmış. O kadar başarılı değilse de Eti'den alırmış. "Onlar"a para kazandırmazmış! Eti kazandığı parayı sana geri mi veriyor? Cebimden çıkanı en verimli, en başarılı ürünle değerlendirmek yok benim milletimde. Benim milletim resesif gen yoksunu olarak en iyi yaptığı işi yapar. Boş boş konuşur, şehir efsanelerine inanır, hep bir şeyin tarafıdır,ona göre yer - içer - yaşar. Demez ki; ben desteklemediğim düşüncesi, politikası, bilmemnesi uğruna daha kalitesiz, daha kötü bir mal aldım. Resesif gen yoksunluğu kendisine bile objektif olamamasına sebep olur.

Danone'nin damla sakızlı pudingini yemez. Çünkü o Fransızdır! Benetton'u taşla dersin taşlar. Boykot edilesidir. Tommy Hilfiger giymez, giyeni vatan haini ilan eder Amerikan bayrağı renkleri yüzünden... Bu arada kırmızı beyaz herşeyi alkışlar. İki kuruş etmeyecek sebeplerden gerilen politikacıların kurbanı olur resesif gen yoksunu. Daha pahalı yoğurdu, daha kalitesiz pudingi yer, ölür de siyasi yasaklı markayı almaz. Bu arada balıkla yoğurdu birlikte de yemez resesif gen yoksunu... Araştırmaz, ne duyarsa odur onun doğrusu...

Ama bu işin asıl kararını geçtiğimiz Nisan ayında yaptığımız Rixos Customer Evangelist projesinde verdim. Bir işi gören insanların çoğu değerlendirmesini objektif olarak yapmıyor. İşin içine hep başka kriterler, duygular karışıyor. İşte, bir türlü dünyada yükselememe sebebimiz!

Rixos Hotels'ın bloggerlara verdiği desteği bilmeden, trendy davrandığını sanan ve anında yargılayan muhteşem beyinler, projeyi değil Rixos'un gerisindeki yönetimi, gerideki şehir efsanesi şeklinde dolaşıp duran bağlantıları konuşmaya o kadar motiveydiler ki asıl işi görmelerine kendi bariyerlerini yerleştiriverdiler. Ve gümmm! İşte duvar!

Rixos Hotels, 3 sene boyunca yurtiçi-yurtdışı bloggerları takip eti. Onlara her fırsatta yorum yaptı, teşekkür etti, sorun çözdü. Yeri geldi iyi içerik üreten bloglara sponsorluk yapmayı gündemine alacak kadar internete önem verdi. Türkiye'de web marketing adına bir pozisyonu yıllar önce yaratan bir model haline geldi. Emin ve büyük adımlarla Türkiye'de doğan bir global marka olmak için söylentilere kulak tıkayıp, işine motive büyümeye devam etti. Dubai'nin dev oteline kafa tutacak bir proje yaptığı için bile taşlandı nerdeyse...

Vizyonerliği ile blog yazarlarını, kaliteli içerik üreten, farklı dallardan insanları daha yakından tanımak istedi. Ve tabii kendisini anlatabilmek. Onları davet edip, ağırlamak istedi. O dönemde pek çok markanın aklından bile geçmezken. Bunu dönem dönem, periyodik yapmak istedi ki herkesle tek tek ilgilenilsin. İlk ekip davet edildi. Ardından gelecek dev gibi bir proje plana alındı.Ama daha davetin internete düşmesiyle konuştu odağı kaymış beyinler. Ne oldu? Gümm! İşte sana duvar!


İşin içinde geri planda para mı aklanıyormuş? Ruslar mı varmış? Kim kimin kankasıymış? Çünkü biz her adımında bunu düşünen,tartışan bir milletiz. Gittiğimiz her yerin kime ait olduğunu biliriz. Siyaset bilimi hayatımızın merkezidir. "Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz" yalanıyla yaşarız...

İşin kendisini, fikrini, geleceğini değil işin sahibini,sahibinin çocuğunu, 3. göbek sülalesini, parasını, malını, politikasını tartışırız.Adı sanı duyulmamış birinin yaptığı başarılı bir işe " aaa kimbilir nerelerde dayısı vardır!" diyecek kadar Allah'ın cezasıyızdır."Bana ne arkadaşım geri plandan, ben işe bakarım, işin amacına bakarım, uygulamasıyla ilgilenirim. Kaliteliyse, doğruysa helal olsun demeyi de bilirim." diyemeyecek kadar hem de!

Bizdeki bu resesif gen problemi devam ettikçe, bizden ne iyi işlerin sayısı artar, ne de başka şeylerin. Gerisi gelecek, büyüyecek, alanını besleyecek, başka markalara cesaret verecek işleri mahveder bizim baskın genlerimiz. Bir bilseler neleri kaçırıyorlar! Ah ama pardon, kapitalistlik ayıp resesif yoksunları için!

Bu yüzden bizden Apple'lar, Microsoft'lar beklemeyin. Çıkmayacak. Resesif gen transfer edemediğimiz sürece!

Her projeyi sürekli çamurlayan ama kendisi sadece klavye delikanlılığı üzerine master yapan, bol konuşan ama aslında bir hiç olanlara benim güzel bir hediyem var:  Katy Perry'den "You Are So Gay" Bu şarkı der ki: "You are so gay but you don't even like boys!"

Konkura Özel Scoreboard

27 Kasım 2009

Ofisten elma için çıkıp armutla dönmek istemeyen markanın dijital ajans seçerken yanına alması gereken bir scoreboard'un yazısı...

"Nutella Aşkına!"

24 Kasım 2009

Ekşisözlük'te “şeytanın kavanozlanmış hali” diyor biri. İşte böyle başlıyor Nutella hikayesi...

Hepimiz Nutella tarzıyla çocukluğumuzda tanıştık. İster Sarelle diyin, ister Çokokrem...  O bir dilim bizimki gibi sağlıklı beslenen ve çocuklarını sağlıklı beslemek isteyen anneli evlerde ancak iyi yaptığın kahvaltı için bir ödül olurdu.

Şimdi ise sınırsız yediğim, bitti ve yenisini almayı unuttuk diye cadılaştığım, özellikle krep içerisine biraz fındık rendesi ve muzla yemeye doyamadığım muhteşem bir besin kaynağı o!
Hiç düşündünüz mü çocuk,kadın, erkek demeden herkesin ortak sevdiği bu marka nasıl doğmuş?

Tarihi:
Nutella, ilk defa 1940’larda Alba'da pastane sahibi ve sonrasında Ferrero şirketinin kurucusu olan pasta ustası Pietro Ferrero tarafından yaratıldı. Ferrero'nun hayali kaliteli ve satın alınabilir bir çikolatalı besin üretmekti. Ancak bu dönemde 2. Dünya Savaşı nedeniyle kakao tedariği kısıtlandı. Bu yüzden Ferrero çikolata tedariğini genişletebilmek adına İtalya’nın kuzey batısında yer alan Piedmont bölgesinde bolca bulunan fındığı kullandı.

1946' larda 300 kiloya yakın "Pasta Gianduja" satan Pietro, 1951’de daha kremsi bir versiyon olan “Supercrema” yı satmaya başladı.
1963’te Pietro’nun oğlu Michele Supercrema’yı Avrupa’ya pazarlamak niyetiyle bazı revizyonlar yaptı. İçeriğinin modifikasyonuyla birlikte Supercrema hepimizin ezbere bildiğimiz “Nutella”  adını aldı. Ve ilk Nutella kavanozu 20 Nisan 1964’te Alba Ferrero fabrikasında üretildi.  Yılda ortalama 179.000 ton üretimi yapılan ve 100 gramı 540 kalori eden Nutella’nın başarısı Avrupa’ya yayıldı.  Bu yayılımın başında ise diğer oğul Giovanni vardı. Giovanni kurduğu satış ağıyla Nutella’yı bugün 75 ülkeye ulaştırdı.
Şu an 3. Kuşak tarafından yönetilen aile şirketi, 6.2 milyor Euroluk cirosuyla 38 operasyonel şirketi, 18 fabrikası ve 21.600 çalışanıyla bugün dünyanın 4. büyük şekerleme üreticisi.  2009 yılında ise Moskova yakınlarında Kinder Surprise çikolatalarını üreten bir fabrika daha açtılar.

Ürün
Ürünlerinin geneli “global” olark satılıyor. Hammadde seçimi ve kalitesi kadar insan kaynağına da önem veren Ferrero grubu, “think global, act local” stratejisine inanıyor.

İçeriğinde şeker ve bitkisel yağla birlikte fındık, kakao ve pastorize süt bulunan Nutella tarifi ülkelere göre de farklılık gösteriyor. İtalya’da satılan Nutella Fransa’da satılana göre daha az şekerli olarak üretiliyor. Ferrero şirketi diğer ürünlerinde olduğu gibi Nutella için gerekli fındığı Türkiye’de Balsu Gıda’dan temin ediyor. Ancak İtalyan kanunlarına göre geçerli kakao yoğunluğu kriterini karşılamadığından “çikolatalı krema” olarak etiketlenemiyor.  Buna karşılık İtalya’da sadece Nutellalı ürünler satan restaurantlar var.Nutellalı ürünler demişken buradan da bir tarif bulabilirsiniz.

Marketing Mix
Nutella pek çok farklı ürün paketine sahip olsa da en çok tercih edilenler küçük su bardağı tarzında olan cam kavanozlar. Bu tipin tercih edilmesinde en önemli etken, ürün tüketildikten sonra kavanozun su bardağı olarak da kullanılabilmesi. Kavanozları yarattığı farklılıkla tanınıyor. Bu kavanozlar dönemsel günlere veya ülkelere göre değişebiliyor. Örneğin Paskalya Bayramı'nda kapaklar yumurta şeklinde tasarlanıyor.

Kavanozlarının yanı sıra promosyonlarıyla da ünlü olan Nutella, bazı Avrupa ülkelerinde kapak altı oyuncak promosyonları ile satılırken, fındık üretimi sınırlı bazı ülkelerde ise yanında bir miktar fındık promosyon olarak veriliyor.




Bunların yanı sıra Nutella web sitesinde ve blogunda genellikle sağlıklı beslenme ve özellikle sağlıklı kahvaltının önemini vurguluyor. Enerji verici özelliği ve sağlıklı beslenme vurgusu için uzun süre Alman milli futbol takımının sponsorluğunu yaptı.Ardından bir süre öncesine kadar Kobe Byrant’a sponsorluk yapan hatta kavanozlarla birlikte oyuncağını veren Nutella, Byrant’in cinsel taciz ile suçlanmasının ardından sponsorluğunu da çekti.
Yeni yıldızı ise yine bir İtalyan olan motor sporcusu Rossi...


Son dönemde Nutella özellikle satın alma kararı veren annelerin peşine düştü. Bunun için de Londra merkezli ve adını Fiat için yaptığı çalışmalarla duyuran Krow Communications’a yukarıdaki gibi özetlenmiş bir brief verdiler. Ve geçen yıl reklam kurulu tarafından vaadleri nedeniyle kaldırılan ancak bu yıl geçerli not alan “Wake Up To Nutella” adlı bir kurgu geliştirdiler.

Wake Up To Nutella, çocuklarını okula göndermeden önce iyi bir kahvaltı sunmak isteyen anneleri hedef alıyor. Böylece annelerin gözünde suçlu olan çikolatayı değil, sağlıklı bir besin olan fındığı ön plana çıkartıyor. Bu şekilde sağlıklı bir kahvaltı besini olarak reçel ve fıstık ezmesine rakip oluyor.  Bu kampanya ile satışlar % 21, penetrasyon ise % 3 arttı.



Nutella sağlıklı beslenme tutkunu annelerin peşinde koşadursun, çılgın Nutella fanları her gün daha yaratıcı içerikler üretmeye devam ediyorlar. Nutella bağımlısı olduğunun 10 kanıtı, Nutella aşığı tipleri, Nutella yemenin 50 yolu gibi eğlenceli analizler çıkarıyorlar. Bundan sonrası markanın ürününü aynı çizgide tutabilmesinden öte değil. Bu yüzden Nutella ona zaten aşık olmuş kitleye değil, onu almamakta inat eden annelere oynuyor.
 

Avrupa ve Amerika’da Türkiye’deki  kadar yoğun TV kullanmayan Nutella, dijital platformlarda daha yoğun görünüyor. Facebook’ta açılan fan sayfası 3.357.681 üyeyle Obama ve Cola’nın ardından 3. Sırada yer alıyor. Youtube gibi video paylaşım sitelerini araştırdığımızda Nutella’nın kendi videolarından kat ve kat fazla fan videoları görülüyor. Tüm bunların yanında Ferrero USA, 2008 yılı medya bütçesini 300.000 USD olarak açıklamıştı.Bugüne dek en beğendiğim işi ise fanlarını toparladığı Nutellaville adlı platformu oldu.

Bu fanlar dijital platformda rahat durmadıları gibi bir de Dünya Nutella günü ilan ettiler. Her sene 5 Şubat'ta kutlanan Nutella Günü'nü bir web sitesi ile takip edebiliyorsunuz. Aynı zamanda facebook sayfasından ve twitter hesabından da göz atabilirsiniz. 5 Şubat, not alın!

Son Söz

Şimdi beni Nutella kaşığımla yalnız bırakın. Buzdolabında bizi bekleyen Nutella'yı ziyaret edeceğiz. Bu kadar Nutella okuyup da canı istemeyen varsa bir daha bu bloga gelmesin!

Tamam, dağılın!

Dijital Ajans Konkuru 4

14 Kasım 2009


verilen brief doğrultusunda yapılabilecekler
İşte en büyük karmaşa buradan çıkıyor. Okumak ve anlamak arasındaki ince çizgi kendisini gösteriyor.

* Türkiye’deki ajansların tamamı briefi okuyor ancak ne yazık ki % 30’dan fazlası anlamadan üretime geçiyor.  Dolayısıyla çıkan işler, markanın beklentisinden uzakta kalıyor. % 20 civarı briefi ciddiye alıp, üstünden geçmeyi yani debrief etmeyi akıl ediyor.

* Almanya’daki ajansların en büyük farkları bu maddede ortaya çıkıyor. Tamamı aldıkları briefi konkur öncesi debrief etmek istiyor. Dolayısıyla yanlış anlaşılmaları daha baştan engelleyip, marka beklentileri doğrultusunda işlerle geliyorlar.

Brief dışında sunulabilecekler:
Her marka her zaman tatminsizdir ajanslar konusunda. Her zaman aradıklarının,istediklerinin fazlasını sunabilecek potansiyeli ararlar. Bulmaları çok zordur, ancak bulduklarında karar vermeleri kolaylaşır. Produksiyon ekiplerinin olup olmadığı, markaya sunabilecekleri ekipler gibi diğer konular da titizlikle incelenmeli.

* Türkiye’deki ajanslar bu konuya pek eğilmiyor. Örneğin kaç kişilik ekiplerinin olduğundan, markaya aldıkları brief doğrultusunda nasıl bir ekip sunacaklarından bahsetmiyorlar.   Çünkü genelde özel marka ekipleri oluşturmadıkları gibi, dönemsel trafiklerinden de emin olamıyorlar.

* Almanya’daki ajanslar ise bu konuda oldukça iddialı sunumlar yapıyorlar.  % 40’ı sunumları kapsamında kaç kişilik bir ekip oluşturacaklarını, ekipte hangi görevlerden kaçar kişi olacağını, sundukları projelerin kendileri için ne kadar süreceğini anlatıyorlar.

Dijital Ajans Konkuru 3

13 Kasım 2009

Marka Stratejisi ve İletişimi:


 

İşte bu alan dijital ajansların yüzmek için can attığı en tehlikeli ve en derin sular...  Aslında genellemeyelim, pek çok dijital reklam ajansının daha kulaç atmayı bilmeden koşarak atladığı ve boğulduğu alandan bahsediyorum. Dijital stratejiler her zaman marka stratejisi üzerine konumlanması gereken, farklı dilde konuşmaması ve farklı dallarda koşmaması gereken stratejilerden oluşur. Geleneksel stratejilerden farkı ve en büyük riski, tam ölçümleme yapılabilmesidir. Bu yüzden havalarda uçmaktansa, pek çok farklı aracını entegre edebildiği, ayakları yere basar sözler bekleniyor aslında dijital ajanslardan. 

* Türkiye’deki ajanslar bu alanda yüzmek için can atıyorlar diyebiliriz. Hiç biri hazırlanmış bir marka stratejisi olup olmadığını sormadı. Bu kritere verdikleri reaksiyonlarda ajanslar  üçe ayrılıyorlar. Birinci kısım, ( % 30) markaya dijital strateji yazmak istiyor. Markanın kendi stratejisiyle bir gram ilgilenmiyorlar. 

Geleneksel mecrada çalışan kadınlara bir ev yardımcısı gibi konuşan marka, dijital mecrada hedef kitlesinin nasıl kullanılacağını anlayacak zamanı olmamasına rağmen widget, gadget mantığında geek kitleye konuşmaya başlıyor. İkinci kısım ise, direkt markanın pazarlama departmanının ve reklam ajansının sularında yüzmeye başlıyor. Bu hareketten şiddetle kaçınmalı dijital ajanslar! En tehlikelisi bu! (% 20).   

Üçüncü kısım ise stratejinin “s”sinden bahsetmiyor.  Saldım çayıra şeklinde projeler sunuyorlar ajanslara. (% 50 )

* Alman ajanslar ise bu alanda biraz daha farklılar. Bu elbette Almanya’da marka yönetimlerinde dijital stratejilerin de marka tarafından yazılmasından veya dışarıdan bir danışmanla çalışma kültürlerinden  kaynaklanıyor. Alman ajansların tamamı hazırlanmış bir marka stratejisi olup olmadığını sordu. Geçmiş dönemde kullanılan stratejilerin ve iletişimin incelendiği % 60’ının sunduğu planlama ve projelerden anlaşılıyordu. Produksiyon ekibi de olan ajanslar, bunu ekstra bir hizmet olarak sunarak, reklam ajansının sularından uzak durmaya çalıştı. 

Bir markanın dijital planlamasını yapabilmek için iki önemli unsuru var: Birincisi marka stratejisi, ikincisi ise markanın bugüne dek yaptığı dijital işlerin incelendiği bir rapor... Bu ikisi olmadan yazılan tüm dijital planların bir yerlerde hata vereceğini düşünüyorum.

* Türkiye’deki ajansların dijital geçmişten anladıkları tek şey var olan web sitesiydi. Çok azı online reklamlarından bahsettiler. SEO, SEM, mobil entegrasyon, e-mail marketing, bloglar, sosyal medya gibi alanlarda çok etkin değiillerdi. Neredeyse tamamı viral proje yapmak için can atıyordu. Neden bu kadar viralin üzerine düşüldüğünü anlamak gerçekten mümkün değil. Viral ancak entegre bir projenin bir ayağı olabilir. Tek başına bir viralin beklenen etkiyi vermesi çok da mümkün değil.

* Almanya’daki ajanslar ise tam tersine web sitesinin kısa bir analizinden sonra, yoğun olarak web sitesi ile entegre kurgulanması gereken diğer araçların kurgulanmasından ve geçmişinden bahsettiler.

Dijital Ajans Konkuru 2

12 Kasım 2009


Rakipler, markaların pazardaki en önemli değerlendirme kriterleridir. İster sektöründe lider olsun, ister en küçük oyuncu...


* Online Platform Kullanımı:  


Türkiye: pazar lideri dijital dünyada da bir adım öndedir. Diğerleri ise takipçi olarak büyüğün yaptıklarını adapte etmeye çalışırlar. 


Almanya: pazar liderleri genellikle yeni ürün lansmanlarında yeni medyayı daha yoğun kullanıyorlar. Genellikle sonuçlarını önceden kestirebildikleri, daha önce denedikleri veya ajanslarından kesin sonuç sözleri aldıkları uygulamalara büyük bütçeler ayırıyorlar. Farklı kullanımlar ve yeni teknoloji deneyimleri sektörün daha küçük paylı oyuncularında görülüyor.  Bu oyuncular, yeni projelere daha fazla bütçeler ayırıp, büyük oyuncunun güvenli sularına daha az bütçelerle girmeyi tercih ediyorlar. 


* Rakip markalar ve dijital varlıkları:
  
Türkiye: Ajansların % 90’a yakını rakip markaların kimler olduğunu kapsayan oldukça yüzeysel bir araştırma yapıyor. % 2-3 gibi oldukça küçük bir kısım rakiplerin dijital dünya varlıklarından bahsediyorlar. 


Almanya: Ajanslara baktığımızda neredeyse tamamı yüzeysel olarak bu araştırmayı yapıyorlar.  % 50’den fazlası derinlemesine rakip ve dijital varlık araştırması yapıyor. 


* Brief ve data mining: 
Her iki briefte de bilinçli şekilde markaların pazar paylarından, marka stratejilerinden, pazar hacimlerinden bahsedilmedi. Aslında küçücük bir tuzak... Bilinçli şekilde kurulmuş, ajansların bu bilgileri önemseyip önemsemedikleri, bu bilgileri ulaşmak isteyip istemedikleri ile alakalı.         


Türkiye: Elbette derinlemesine rakip analizi yapmayan Türkiye’deki ajanslar bu bilgilerle ilgilenmediler. Çok ama çok az sayıda ajans (sadece 2 tane) bu bilgilerle ilgilendiğini belirterek, konkur öncesi sorular sordu.  


Almanya: Durum yine rakip analiziyle doğru orantılıydı. Briefi alıp okuduklarından sonraki 3 gün boyunca markayı sorulara boğdular.


Dolayısıyla Türk ajansların çizilen stratejiyi, rakipleri, hacmi bilmeden bağımsız ettikleri hareketler onları bambaşka yollara sürükledi. Alman ajansların % 90'dan fazlası soru sorma yetenekleri sayesinde bu tuzaktan kolayca sıyrılmayı başardılar.

Dijital Ajanslara Laflar


Dijital dünya her gün daha hızlı yol alıyor. Markaların bu alandaki en büyük partnerleri olan dijital ajanslar ne durumdalar?

Cadılar Bayramı

02 Kasım 2009

Tüm cadıların "Cadılar Bayramı" kutlu olsun!

Sosyal Medya Sunumu 2. Bölüm

22 Ekim 2009


İlk bölümün ardından sosyal medyayı pazarlamada nasıl konumlandırmak gerektiği ile ilgili 2. bölüm de yayında.

Sosyal Medya Sunumu 1. Bölüm

17 Ekim 2009


Müşterilerim için hazırladığım özel sosyal medya ve pazarlama sunumumun 1. bölümü...

Sosyal Medyada Var Mısın Yok Musun?

10 Ekim 2009


Yurtdışında pek çok marka sosyal medya başarı öyküleri yaratırken bizde neden hala doğru yönetilen markalar yok? Ne yapıyoruz da işler bir türlü rayına oturmuyor? İşte bazı gözlemlerim...

Yenilenmek!

03 Ekim 2009

Geride bıraktığım yaşın kısa bir değerlendirmesi... Ve işte bir yenisi geliyor :)

Emanet ceketli sosyal sorumlular

23 Eylül 2009

toplumsal sorumluluk ha dediğinde üstüne giyilecek bir ceket değil. Olmuyor işte bazı bünyeler toplumsal sorumluluğu, toplumsal sorunluluğa çevirebiliyor. İşte o zaman üstündeki ceket emanet durur, üstüne yakışmaz.

Sosyal sorumluluk veya toplumsal projeler... Kesinlikle herkesin harcı değildir. Buna alınanlar olacak elbette. Ama alınsınlar ve kusura bakmasınlar.

Sosyal sorumluluk taşımak çok incecik bir çizgidir. O çizgiyi geçtiğiniz anda geri dönmeniz de mümkün değildir. Asla! Sandığınızın aksine özel hayatınızda etrafınızdakiler tarafından çabucak unutulan hatta affedilen hareketleriniz sosyal sorumluluklarda asla unutulmaz.
Tabii böyle ahkam kesmek kolay, ne yaptın ki diyenler için uzun bir hikayem var. Son dönemlerde toplumu kurtaran supermanlere küpe olsun diye...

Bundan yaklaşık 4-5 sene önce ağabeyim muhteşem idealist cerrahlığıyla Fransa’dan Türkiye’ye dönme kararı almış ve İstanbul’da organ nakil merkezi olarak anılan büyük bir hastane ile anlaşmıştı. İşe başlamasının 1 ay sonrasında benden bazı fikirler almak istediler ve işte hayata bakışımı değiştiren bu olayla böyle tanıştım: Organ bağışı.

Gerçekten dünyanın en zor görevlerinden biri bu organizasyonun içinde olmak. Her tarafında zor. Organ bağışlayan olarak büyükçe bir kararın altından kalkmak... Organ alan tarafında her an ölümü hemen burnunuzun ucunda hissetmek... Organı alıp, takan taraflar için iki insanın arasındaki ölümle kalımın birleştiği köprüde yürümek...

İşte o günlerde Türkiye’de organ naklinin üzerinde yeni yeni duruluyordu. Cerrah ekiplerin başları ameliyatlara girmekle birlikte bir de halkı bilinçlendirmek gibi aslında bambaşka birimlerin çoktan gerçekleştirmiş olması gereken bir sorumluluğu da üstleniyorlardı. Neden? Sadece işlerini yapsalardı ya! Organ çıkarsa alıp taksalardı. Onlara neydi organ bağışı sayısının artmasından! Veya internette orda burda bağırıp, spam yapsalardı keşke... (hay kafam, neden aklımıza gelmediyse? Ah evet, tabii ya bu konuya nötr kalmak isteyen binlerce kişiyi konuya negatif hale getirmemek için)Mesela Paris moda haftasının altına "Paris'te şu an böbrek bekleyen kaç çocuk var biliyor musun?Türkiye'de daha çok!" yazsaydık.(haaaa bu da olmadı bu da çok içerikle alakalı oldu, iş yapmazdı)

Toplumu bilinçlendirmek için çeşitli etkinlikler düzenleniyordu. Konu hakkında pek çok hurafe varsa bilin ki işiniz çok daha zordur. İşte bu hurafeleri yıkmak için her seminerde bir cerrah, bir din adamı, bir nakil koordinatörü bulunuyordu. Seminerler, etkinlikler, konferanslar, paneller, TV programları derken işin internet kısmında ne yapılabilir diye düşünüldü. Bir blog açıldı. Panellerde alınan sorularla birlikte e-posta yoluyla da soru sorulması sağlandı. Bu arada henüz atağa kalkmamış, ciddi bir kitle tarafından kullanılan facebook içerisinde de bir grup oluşturuldu. Bugün, grubun 7000 aktif üyesi var. Bu üyeler arasında organ nakli olanlar, bağış ve nakil hakkında soru soranlar var. Birbirleriyle iletişim kuruyor ve bilgi paylaşıyorlar.

Herşey toz pembe mi?


Buraya kadar her şey güzel değil mi? Evet bence de. Öyle kalsa keşke. Ama dünya üzerinde her zaman sizin gibi düşünmeyen insanlar olur. Olmalılar da. Yoksa kafanızı geliştiremezsiniz. Başka bakış açıları göremezseniz hep aynı yerde sayarsınız. Bir süre sonra körelirsiniz, aynı şeyi söylemekten. Sonra da “elalem aya çıktı yavvv, biz hala burdayız” diye söylenir durursunuz.

Karşı görüş savunan, saldıran, kendi yanına çekmeye çalışan çok fazla insanla karşılaştık bu 2 sene içinde. Ideal olan önce bilgiyi alıp, sonra kendi kararını vermesidir insanın. Oysa bu konu öyle hurafelerle dolu ki neler neler duyduk.

Mesela en meşhuru “nasıl öldüysek vücut olarak öyle dirileceğiz.” İdi. Din adamları bunu yalanladılar. “Ya bağış kartımı gören biri beni kaçırır ve organlarımı satarsa” giibi paranoyalardan tutun, dini olarak caiz değildir, günahtır, adını sanını duymadığımız bilmemkim efendi kitabında der ki ... cümleleri duyduk.

Blog yazan ve doğru düzgün anlamadığı dininin inançları nedeniyle de bağışa karşı olanlar online bir karşı atak başlattılar. Bu durum bizi üzdü, sinirlendirdi. Öyle şeyler yazdılar ki ölümün kıyısında yaşayan bebeklerin anneleri isyan ettiler. Her gün onlarca anneyle konuşuyorduk. “Lütfen ne yaparsanız yapın ama bu kadını susturun. Hiç bir fikri olmayanları da kendi yanına çekiyor. Dahası çocuğumun zaten düşük olan yaşama şansını elinden alıyor.” diye yalvarıyorlardı. Ve inanın, o anne karşısında yapayalnız ve çaresiz hissediyorsunuz kendinizi. Sonra bu saçma laf salatalarını yapanlara karşı içinizde kocaman bir öfkenin kabardığını, şiddetlendiğini hissediyorsunuz.

Okuduklarım karşısında şok olup, öfkeden deliye döndüğüm günleri hatırlıyorum. “Kendi çocuğum ölecek olsa, yine de iki böbreğimden birini vermem. Bu onun kaderidir. Allah’tan gelmiştir. Alllah’a gidecektir.O’ nun işine karışanlar diğer tarafta en ağır şekilde cezalandırılırlar. Bu yola girmeyin.” Bu cümleyi hayatımın sonuna dek hatırlayacağım. Asla aynı havayı solumak istemeyeceğim bir sözde “anne”. Asla ve asla muhatap olmak istemeyeceğim türden bir organizma.

Pekiyi bu insanlarla nasıl baş edecektik?

Ya görmezden gelecektik. Böylece etraflarına yalan dolan hurafeler ve efsanelerle konuşmaya devam edeceklerdi.

Ya da o sinirle oturup yazacaktık hislerimizi. Sonra toplum adına yapmaya çalıştığımız o görevin tamamen başka bir yere kaymasına, zaten tam karşıt düşüncemizde olanların iyice körüklenmelerine sebep olacaktık. Diğer yandan saldırgan tavırlar, toplumu bilgilendirmediği gibi konudan soğutup, uzaklaştırır ki bu da en son istediğimiz şeydi. “Öfkeyle kalkan, zararla oturur”, “keskin sirke küpüne zarar” gibi pek çok söz var buna ithafen.

İkisi de mantıklı bir iletişim değildi. Bunu ben değil, görevi cerrahlık, koordinatörlük, din adamlığı olanlar bile biliyorlardı. Bunu bilmek için bir iletişim dehası, bir reklam uzmanı olmaya gerek yok.

Ne yaptık?

Sakin bir dille, organ bağışının bir seçim olduğunu ve bu seçimi en tarafsız bilgiyi aldıktan sonra yapmalarının en doğru yol olduğunu anlattık.

Kötü her bir blog yazısında,forum mesajlarında, grup notlarında sakin bir dille, eleştirmeden, hakaret etmeden, kısa ve öz bir yorumla merak ettikleri herşeyi sorabilecekleri bir platforma davet ettik onları.

Hakaret eden, küfreden, dinsizlikle suçlayan, şeytana taptığımızı iddia eden herkese kulaklarımızı tıkayacak olgunluğu gösterebildik. Onlarla laf kavgasına girmedik.

Üstümüze topluca saldıranlara yandaş toplayarak cevap vermedik. Oluşturulan platformda organ bağışı gönüllüsü olanları sakin tuttuk ki sinirleri yıpranmasın, olaylar büyümesin.

İşte tüm bunlar “sosyal sorumluluk” veya “toplumsal sorumluluk” üstlenenlerin görevidir.
Yoksa hastanede yaşıtlarından ayrı her gün diyalize giren, böbrekleri iflas ettiğinden sapsarı olmuş 4 yaşındaki Ahmet’i kaybettiğimizi öğrendiğim gün odaya kapanıp,kimseye belli etmeden ağladıktan sonra çıkıp panele gitmek yerine, ne yapardım?

O blogda “çocuğumun başına gelse organımı vermem. Bu onun kaderi. Allah’ın işine karışan çarpılır, yanar” diyen o kadının boğazına yapışır, bütün sinirim geçene dek onu boğardım. O sırada ağzımdan çıkanları kulaklarımın duymayacağı da kesin. Ama yapamadım. O siniri, o kızgınlığı her defasında , her yorumda içimize attık. Yüzlerimizden de yorumlarımızdan da anlaşılmadı.

Çünkü toplum adına bir şeyler yappmaya çalışıyorduk. Kimbilir belki de o kadının başına bir şey gelse kararı değişecekti ve yaptığımız o çalışmalar sonucunda bir organla yeniden hayata dönecekti. Bunu düşünmek bile sinir bozucu değil mi?

İşte bunu bile bile devam edebiliyorsanız sakin bir tavırla, karşı görüşleri kabullenip dinleyebiliyor ve bunlardan beslenip, kendi görüşünüzü güçlendirebiliyorsanız o zaman toplum için güzel bir şey yaparsınız.

Kişilere hakaretleri yağdırıp, "ben bunu şimdi x hareketi adına söylemiyorum, kendi adıma söylüyorum ki; sen aşağılıksın, sen adam değilsin, sen eşeksin, sen onu bilmezsin, sen bundan anlamazsın" derse biri sorarım kendisine: “hangi toplum? Dışladığın, böldüğün, parçalayıp sadece senin gibi düşünenleri içine aldığın gerisine kin kustuğun toplum mu?”

Kısacası toplumsal sorumluluk ha dediğinde üstüne giyilecek bir ceket değil. Olmuyor işte bazı bünyeler toplumsal sorumluluğu, toplumsal sorunluluğa çevirebiliyor. İşte o zaman üstündeki ceket emanet durur, üstüne yakışmaz. Kimse söylemedi mi sana emanet giyinme diye. Olmamış işte!


Yenilik güzeldir

20 Eylül 2009

Yenilikler var, güzel hem de... Adı Intersound




Mini ve Augmented Reality

08 Eylül 2009

Augmented Reality oyunlarla kendini göstermişti. Şimdi ise reklamlarla karşımızda. Nedir Augmented Reality, nasıl kullanılır diyenler için...

Özellikle son periyodun vazgeçilmez reklamlarından biri de Augmented Reality. Pazarlama dünyasında en çok oyunlarla adını duyuan bu format bugünlerde özellikle otomotiv markaları tarafından reklam formatı olarak da kullanılıyor. Özellikle Mini için yapılmış olan oldukça başarılı. Buradan reklamın yapımını izleyin. En az reklamın kendisi kadar eğlenceli.

Rixos'ta bir balık - Rixy

04 Eylül 2009

Markalardan konu açılmışken, hayyatımda çalışmaktan en keyif aldığım marka oldu Rixos Hotels. Yöneticilerinin her zaman her yeniliğe açık olması, bilmedikleri konuları "bilmediklerini" söyleyecek kadar cesur olmaları, bilmedikleri konularda ahkam kesmektense bilenlerle bir araya gelmeyi harika başarmaları bu keyfin nedenleriydi.

Yine de müşteri olarak gittiğimde pek çok şeyi geride bırakıp müşteri gibi davranmaya çalıştım.