Müşteri deneyimi artık markaların iletişim tonlamasıyla, reklamıyla bir çeşit "Alice Harikalar Diyarı'nda" versiyonunu aşıyor. Müşteri, gerçek dünyayla ve marka gerçekleriyle yüz yüze geliyor. İşte bu yüzden markalar için reklamdan daha önemli bir konu "crm". Muhteşem yatırımlarla harika bir reklam kümesi ürettiniz, korkunç bütçelerle medya satın almalar yaptınız. Müşteri mağazaya geldi... İşte gerçekler burada başlıyor. Eğer reklam vaadleriniz ve mağazacılık anlayışınız entegre değilse sonucu uzatmadan söyleyelim: Kaçacak yer aramaya başlayın...
Bu defa markamız Nike... Sevgilime aldığım lacivert Puma'ların üstüne lacivert spor bir tshirt arıyorum... Pek çok yere baktım, renk bulunsa beden yok, beden bulunsa model içime sinmiyor gibi klasik müşteri moduyla gezinirken önce İstinye Park Boyner'e girdim. Tam da istediğim gibi bir tshirt buldum ki bedeni bulamadık. Sonra da Nike mağazasına daldım. Aynı şekilde polo yakalı tshirtlerin hiç birisinin XL bedeni bulunamadı. İlginç değil mi? Israrla lacivert veya mavi istememe rağmen satış elemanının da karşıma hiç satılmadığı belli olan grimsi kötü bir tshirtü 4 defa çıkarmasıyla bana tabii geldiler.
İşin ilginç yanı stok tutmalarına rağmen hiç bir tshirtün XL bedeninin ellerinde olmaması. Türk erkekleri XL mı giyiyor ki böylesine tükenmiş? Sordum cevap da alamadım.
Nike beni hiç bir zaman tatmin edebilmiş bir marka değil. (orada çalıştığım dönem de dahil) Gitme sebebim de sadece sevgilimin Nike sevmesi. Daha da gider miyim? Çok zorda kalmadıkça gitmem. Sebebi bir sonrakinde anlayacaksınız...
Şimdi bakalım bu müşteri deneyiminden sonra Nike reklamlarında ve promosyonlarında ağzıyla kuş tutsa gitmem. Nasıl olsa istediğim bedeni bulamıyorum değil mi? O zaman Nike' ın işi bitti. Müşteri deneyiminde sınıfta kaldı.
P.S.: Kendi deneyimlerinizi de paylaşırsanız bu blogda yayınlayabilirim.
Müşteri deneyimi son dönemlerin en moda,en trendy CRM terimi... Herkes müşteri deneyimi uzmanı oldu bir anda. (Herkesin pazarlama adamı olduğundan bahsetmeyeceğim bile.)
Müşteri deneyimi, bir markanın gidebileceği en uç nokta... En uç hem de... Reklamdı, iletişimdi, oydu buydu değil. Tam anlamıyla bireysel bir gerçekler olgusu...
Son bir kaç gündür yaşadığım deneyimleri şöyle bir düşündüm... Müşteri deneyimi pazarlamanın entegre gitmesi gerektiğinin en önemli göstergesi. Nasıl mı?
Body Shop ile başlayalım önce. Kesinlikle bayıldığım bir marka. İletişim tonu, dili, marka hikayesi... Kesinlikle "lovemark" olmayı hak eder. Ancak mağazacılık işin içerisine girdiğinde ne yazık ki işler bir anda değişiveriyor.
Genellikle Caddebostan Body Shop veya Capitol Body Shop uğradıklarım. Her zaman mutlu ve baya alışveriş yapmış müşteri olarak çıkıyorum. Üstelik mağaza konsept olarak içeride çok zaman harcanabilir bir mağaza... Muhteşem kokar genelde... Düzenlidir. İçerideki türlü ürüne rağmen neyi nerede bulacağınızı bilirsiniz... Green marketing dehasıdır. Bildim bileli poşet kullanmaz.
Dün İstinye Park Body Shop'a uğradım. Hem vitrinde hem de içeride her yerde % 50 indirim diye bağıran etiketler vardı. Kendime bir iki şey aldım. Bu arada içeride görebileceğim her şeyin üstünde % 50 indirim etiketi vardı. Aldıklarımda da... Kasaya geldim. Kasiyer "yalnız bunlarda indirim yok" dedi. İndirimin ilgilendiğim bir şey olup olmadığını önce bir adımı, soyadımı alıp bilgilerime ulaşsa zaten görecekti de yapmadı. Ben de "testerların üstünde % 50 etiketi olduğunu söyledim. Hatta tam da aldığım ürünün testerı % 50 etiketliydi. "Bazen müşterilerimiz yapıştırıyorlar" dedi. Ben de bunun beni ilgilendiren bir şey olmadığını söyledim. Durum buysa da ürün testerlarını takip etmeleri gerektiğini söyledim. Bunun üstüne bana aynı marka, aynı ürünün sadece belirli renklerinde indirim olduğunu söyledi. Yani ben 42 numaralı ruju almak istersem 35 TL, 46 numarayı istersem 17 TL ödeyecekmişim. Muhteşem saçmalık. Stok eritme yöntemi diye bir şey biliyorum ama hiç böylesini duymadım.
Benim için indirimden çok, bana nasıl davrandıklarının önemli olduğunu ve hiç de hoşnut kalmadığımı söyledim. Elimdeki diğer şeyleri bırakıp, sadece ihtiyacım olan bir kutu kremi aldım ve çıktım.
Body Shop ile yaklaşık 2 yıldır süren mutlu beraberliğimize tek bir mağaza görevlisi ile gölge düştü. Bu da tezimde de ileri sürdüğüm gibi markayı "lovemark" belirlemiş insanların tek bir küçük sorunu, markayı sıradan bir marka olarak görenlere oranla daha büyüttükleri, daha büyük sorun olarak gördüklerinin bir tecrübesi oldu. Şimdi tam bilemiyorum ama bir süre Body Shop'tan uzak kalmayı planlıyorum. Tabii bu durumu merkeze bildirdikten sonra... (Bir de son dönemlerde gözlemlediğim bir şey: Marka ile sorun yaşıyorsanız, Türkiye ofislerinden medet umup beklemeyin. Yazın merkez ofise. Geri dönüş hızına inanamayacaksınız.)
Customer Experience blogunu mutlaka takip ediyorsunuzdur diye umuyorum.
Bu blogdan muhteşem bir e-book çıktı. Ve bu e-book'un bir bölümünü buradan okuyun lütfen... Hani herkesin ağzındaki ünlü CRM terimi Customer Experience' ın 6 Altın Kuralını anlatıyor bu bölüm...
Hayatımda ilk defa yazıp yazıp siliyorum. Ne yazsam acaba diye arpacık kumrusu gibi düşünüyorum...
Hayatımın en inançsız ve en sıkılgan döneminde karşıma çıktın. Daha ilk tanıştığımız gün hem benim, hem de sevdiğim canlıların hayatına bir fark getirdin. Çok umutsuz kaldığım bir durumda, bir anda beliriverdin. Bir ışık gibi... Yaptıklarına inanamadım, gerçek olduğuna inanamadığım gibi...
Tanıştıktan sonra bugüne dek birlikte geçirdiğimiz her gün çok uzun zamandır yaşamadığım iki duygu her gün boğazıma dayanıyor... Huzur ve kaybetme korkusu... Oysa bendim ailesi dışında her konuda yarın yokmuş gibi davranan. Hiçbir şeye çok takılmayan, çok üzülmeyen, çok üstünde durmayan, yarın ölüm var üzülmek için zaman yok diyen... Bir anda dünyam döndü... Her şeyi bir arada yaşamaya başladım. Mutlu olup korkmayı, üzülüp umut dolmayı, acele ederken beklemeyi... Her şeyi...
Her günümde her anıma ayrı bir anlam kattın. Üstelik bunları çaba sarfetmeden, kendi doğal halinle yaptın. Hep yanımda ol, her an benimle ol istedim, istiyorum...
Ne zaman içim sıkılsa, canım yansa, üzülsem her şekilde yanımda oldun. Hemen yanımda...
Çok mutlu olduğumuz, gülmekten konuşamadığımız anlarımız ve üzüldüğümüz, tartıştığımız anlarımız oldu... Ne olursa olsun hepsini seninle yaşamış olmaktan çok gurur duydum, mutlu oldum ve oluyorum...Seninle geçirdiğimiz 4,5 ayın her günü bana uzun zamandır hissetmediğim harika şeyler hissettirdi. Her geçen gün bu muhteşem duygu giderek büyüyor...
Hep duygularımı anlatmayı, ifade etmeyi başarabilmiş biri olarak şu an kilitlenmiş durumdayım. Benim için ne demek olduğunu tarif edemiyorum, anlatamıyorum. "Benim için çok değerli, çok anlamlı" demek bile hissettiğim şeyler için çok basit kalıyor...
Bana kattıkların ve bu harika duyguları yaşattığın için ne kadar teşekkür etsem az... Ve bugün doğum günün... Benim için bu dünyanın en özel günlerinden biri bugün. Bugün birlikte geçirdiğimiz tüm günlerin en eğlencelisi olacak... Ve ben her ne olursa olsun, hayatının her döneminde ne zaman istersen yanında olacağım...
Seni çok seviyorum... Her şeyin ötesinde iyiliklerle dolu, yumuşacık bir kalbin olduğu için...
Ice Age delisi olmayan biri kaldı mı acaba? Ben her yeni bölümde daha fazla seviyorum sanırım. Bu akşam Ice Age 3 izledik. 3D elbette... Çok uzun zamandır bu kadar çok gülmemiştim... Son zamanlarda tavsiye edebileceğim en güzel animasyon sanırım. (Pixar'ın Up' ını büyük heyecanla bekliyorum aylardır)
Bizde hep tartışılır ya Türk filmlerine ilgi yok, izlenme rakamları düşük diye... Elbette bunun pek çok nedeni var. Ama eksik bacaklardan bir tanesi de tanıtımla ilgili. Ice Age 3'ün neler yaptığına bakınca anlayacağız...
1-2-3 diye giden bir seri için sürekli güncellenen bir mikrosite... Fragmanın izlenebildiği, bilgi alınabildiği, oyunlar oynanabilen, önceki bölümlerle ilgili bilgilerin olduğu eğlenceli bir mikrosite... Yeterli gelmiş mi? Hayır! Bir Facebook fan page açılmış... İnsanlar filmle ilgili yorum yapıyorlar, not bırakıyorlar... Bazı uygulamalar var, oyunlar oynanıyor... Bu da yeterli gelmemiş... Bu bölümün en çok öne çıkan karakteri Sid için bir twitter hesabı açılmış ve aktiflenmiş... Tüm bu araçlar birbirleriyle entegre çalışıyor...
Bize dönelim... Hangi filmin doğru düzgün yaşatılan bir mikrositesi var?
Bu arada Mc Donalds Happy Meal menüsü ile Ice Age 3 oyuncakları veriyor. Masama bir tane Scrat aldım...
Kısacası yine başlayacaktım entegre pazarlama diye söylenmeye, sonra düşündüm de bizde daha doğru düzgün bir kanalı kendi içinde entegre edebildiğimiz örnek yokmuş... Varsa lütfen uyarın beni!

Puma' nın en fazla konuşulan reklamı veya viral uygulaması yukarıdaki reklam...
Seks kokan bu reklam tam bir viral olarak dolaştı da dolaştı. Dolaştıkça yayıldı ve bir gün Puma bir basın açıklaması yaparak reklamın kendilerine ait olmadığını anlattı.
Yapılan açıklamalar üzerine reklamı kimin neden yaptığı üzerine söylentiler çıktı. Bu söylentilerin en güçlüsü ise reklamın Adidas tarafından yapıldığıydı. Adidas, o güne dek seksten uzak duran Puma'yı zayıf noktasından vurmak istemişti. Satışlara ne kadar etkisi olduğu bilinmese de reklam Puma için harika bir viral etki yaratmış, uzun süre konuşulmuştu.
Ancak bir süre sonra bazı iletişim uzmanları yeni bir iddia ortaya attılar. Bugün reklamın hala dolaşmasını ve tartışılmasını sağlayan bir iddia. Reklamın ortaya çıktığı dönem, reklamdaki Catwalk'ların lansmanıyla benzer bir dönemdi. Ve bazı iletişim uzmanları bu viralin Puma tarafından tasarlandığını, seeding için serbest bırakıldığını, etkisini kaybetmeden hemen önce Puma tarafından yapılan basın toplantısıyla etkinin canlandırıldığını iddia ettiler.
Bugün hala pek çok sitede, forumlarda, bloglarda tartışılan bu viralin başarısının sırrı hala sırrının çözülememiş olmasından kaynaklanıyor. Adidas' ın istemeden başarıya uğrayan bir saldırısı mı, Puma' nın viral denemesi mi yoksa fake bir reklam mı?
Bavyera bölgesindeki Aurach Nehri’ nin iki yakası da iki büyük Alman şirketin merkezlerine ev sahipliği yapıyor. Bölgede yaşayanlar ikiye bölünmüş ailenin arasındaki dramatik hayatı “Aurach Nehri’ nin Dallas’ı” olarak adlandırıyorlar. Aralarında geçenlerin ne olduğu bilinmiyor. Bilinen tek şey 2. Dünya Savaşı sonrası işlerini yeniden düzene sokmak için bir araya gelen iki kardeşin aralarında çıkan kavganın ölene dek konuşmamalarına neden olması.Adolph 1978’de hayata veda ettiğinde ağabeyi Rudolf ile tam 29 yıldır küstü. İki kıyıda büyüyen ailelerin tabusunu Rudolf’un büyük oğlu Frank kırar. Nehrin diğer kıyısında yaşamaya başlayan Frank kuralları yıktığını söyler.
İki kardeş arasında 29 yıl boyunca küs kalacak ne olabilir? Bir efsaneye göre... Herşey yolunda giderken ikinci dünya savaşı, tüm sahip olduklarının elden gitmesine neden olmak üzereydi. Diğer yandan iki kardeş arasında 1937 yılından beri süregelen sürtüşmeler, savaşında yıpratıcı etkisiyle kopma noktasına gelmişti. Aralarındaki anlaşmazlığın iki nedeni vardı. Bunlardan ilki çivili kramponları kimin keşfettiğiyle alakalıydı. Bu konuya yıllar boyu bir açıklama getiremediler. İkinci konu ise, biraz daha değişikti. Adolph ikinci Dünya savaşı süresince nazi askerleri için kendi fabrikalarında postal üretimi yapıyordu. Rudolf ise asker olarak orduya gönderilmişti. Savaşın sonlarında Adolph, Amerikan ordusuyla yakınlık kurmuştu. Kardeşi Rudolf ise Amerikalılara esir düşmüştü. Rudolf abisine yakın ilişkilerini kullanıp kendisini esir kampından kurtarmadığı için çok kızgındı.
Kardeşler arasındaki bu husumet hala iki dev markanın doğduğu Herzogennaurach' ta devam ediyor. Kasabayı bölen Aurach deresinin iki yakasında yaşayan insanların arasındaki gerginlik çocuk yaşlarda başlıyor. Okulları dahi ayrı olan çocukların Adidas giyenleri, Puma giyenleriyle oynamıyor yetişkinler ise karşılaştıklarında konuşmuyor, aynı ortamda bulunmuyor ve hatta birbirleriyle evlenmiyorlar.
Sporcu Hikayeleri
Bir iddiaya göre, tarihte hiçbir marka “training shoes” ürününde sadakat ve başarıyı bir arada yakalayamamıştır, Puma dışında... Pele, Johan Cruyff ve Diego Maradona gibi yıldızlarla başarılı ilişkiler kurmuşlardır.
Johan Cruyff hikayesi bugün hala anlatılanlar arasında... Hikaye kısa ve öz... Hollanda milli takımının ana sponsoru Adidas olmasına rağmen, takımın en başarılı oyuncusunun sponsoru Puma idi. Cruyff milli takımda oynarken, sırf Adidas ile bağlantısını çürütmek amacıyla Adidas’ın 3 bantından birini söküyordu.
Dünyanın en iyi futbolcularından biri olan Pele, ise kendi imzasını taşıyan bir seri geliştirdi. Bu seri konusunda öyle iddialıydı ki 1970 Dünya Kupası boyunca her başlama vuruşu öncesi eğilip bağcıklarını bağlıyor ve dikkatleri ayakkabılarına çekiyordu.
1968 Mexico Olimpiyatları’nda Puma sponsorluğunda yarışan Amerikalı atletler Tommy Smith ve Jim Hines’ in madalya törenlerinde zenci gücü selamı verirken Pumalarını platforma koymaları da büyük bir olay olarak adlandırıldı.
Dikkat: Bu bir pazarlama yazısı değil. Bu insan olmak, başka canlılara saygı duymakla alakalı
Şu yazıyı bir okuyun. Impression kazandırmak istemesem de neye cevap okuduğunuzu bilin diye...
Bu da cevabım. Bu linki kendisine mail atacağım.
Sayın Duman,
Yazınızı ağzım açık kalarak okudum. Sizin deyiminizle "it" bizim deyimimizle 4 ayaklı dostlarımız hakkında yazdığınız bu içler acısı yazının mantığını anlamaya çalıştım.
Bir hayvanseverim. Tam 7 yaşından beri evimde kedim, köpeğim, su kaplumbağam, balıklarım oldu. Ailem çok şükür ki; sokakta da olsa nefes alan her canlının yaşam hakkına saygı duymamı bana küçükken öğretti. Sevmesem bile...
Kimsenin hayvan sevmek zorunda olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir zorunluluk yok. Ama canlıların yaşam haklarına saygı gösterilmeli.
Merak ettim. İnsanımızdan esirgediğimiz hangi özgürlüğü sokak hayvanlarına tanıyoruz bu ülkede?
Yine merak ettim... Nedir sokak hayvanları için çözümünüz? Şikayet edip, boş konuşmak gibi harika bir meziyeti var insanların. Merak ettim, sokak hayvanları toplanmasın, aşılanmasın, kısırlaştırılmasın, sokağa salınmasın...Ne yapılsın?
Barınaklarda üst üste mi istiflensin? Bu sokaklarda nasıl böyle sadece insanlara özgüymüş gibi bir hak gördünüz?
Uzun süredir sokak hayvanları gönüllüsü olarak söylemeliyim ki, insanlar "köpeklik" yapmak konusunda sizin "it" dediklerinizden daha ustalar. Neden çeteleşiyorlar biliyor musunuz? Sizin özgür değiller dediğiniz o insanoğlundan gördükleri tacizin, tecavüzün, işkencenin haddi hesabı yok. Daha kötüsü bunu söyleyemiyor, anlatamıyorlar. Dövüldüm, tecavüze uğradım diyemiyorlar. Bu ülkede kedi, köpek olmak çöp olmakla eşdeğer ne yazık ki.
Sizin yaşadığınız o İstanbul'da ben de yaşıyorum yıllardır. O köpeklerle. Trend mrend takipçisi değilim. Temiz ve düzgün giyinmeye çalışıyorum. Neden bana bugüne dek 1 tane sokak köpeği saldırmadı. Ah,pardon! Geçerken "yürü git lan it" demediğimden, bana sadece baktığı için tekme atmaya kalkışmadığımdan, yürürken yanımda bir kaç adım yürüdü diye kaldırımların efendisiyim sanıp hayvana işkence etmediğimden, sırf bağırıp çağırdığını görüp psikopatça zevk almak için çenesine tekme atmadığımdan, kulağına sigara basmadığımdan,leş gibi sidik, alkol kokmadığımdan olmasın?
Bırakın 200 sene önceyi de, nedir modern çözümünüz bir de onu dinleyelim biz sizden.
Köpek terörü veya fobisi... İkisi de aynı yere mi çıkar? Maşallah! Fobi dediğiniz şey psikolojik bir hastalıktır. Çözümü vardır. Köpek terörü dediğiniz şey ciddi bir konudur. Benim de hayvan sevmeyen insanlara fobim var. O zaman insanların yarattığı diğer terörlerle bir tutarım ben bu insanları. İnsan terörü veya fobisi... Ne farkeder değil mi? Farkeder. İnsan terörü daha geçtiğimiz günlerde hamile bir köpeğe önce tecavüz etmiş, sonra darp etmiş, sonra bacaklarında sigara söndürmüş. Bunların veteriner hekim raporları ve fotoğrafları var. Bir de bir heves "ayy cınııım, agucum" diye ilginç sesler çıkararak evine kedi, köpek alıp 3 ay sonra sokağa terkedenler var. Ne yapsın bu hayvanlar mesela sizin mantığınızda? Köprüden atlamak çözüm olur mu? Hazır bunalımdalar da zaten!
Köpek çeteleri nasıl oluşuyor bilir misiniz? Belediyeler, köpekleri aldıkları yere geri bırakmayıp, sizin gibi şikayet edenler yüzüden dağ başına terkettiklerinden... Her köpek alındığı sokağa bırakılsa köpekler evlerinden uzaklaşmaz, çeteleşmezler. Bunu bile zahmet edip araştırmamışsınız. Yoksa sizin sokağınıza sizin gül hatrınıza veya size uyuz olduklarından falan gelip çete kurmaz köpekler.
Neyden şikayetçisiniz tam olarak? Saldırgan köpeklerden mi? Size zararı olmadan sıcaktan bayılıp uyuyan köpeklerden mi? Dürüst olun bence birazcık.
Bizim de yan apartmanda var insan oldukları iddia edilen mahlukatlar. Biliyor musunuz, değil iki saat sabaha kadar bağrışıyorlar, yine potansiyelleri bitmiyor. Keşke sadece havlaşsalar da ne dediklerini anlamasak... Ne yazık ki anladığımız dili konuşuyorlar. Küfürün bini bin para, dayak sesleri, camdan savrulan eşyalar... İlginçtir, bunları yaşayan insanlar sizin iki çete kadar gururlu ve şerefli değiller. Ertesi sabah, bunlar olmamış, biz duymamışız gibi birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Konuşup, aynı evde yaşamaya devam ediyorlar.
Şimdi söyler misiniz bana, sadece insan olduğumuzdan, güya akıllı ve şerefli varlıklar olduğumuzdan, yaratılan diğer canlıların yaşam alanları hakkında söz söylemeye mi yoksa onları insan teröründen korumak için çalışmaya mı zaman harcamalıyız?
1997'de spor ve modayı ilk bir araya getiren spor markası olan Puma, tasarımcı Jil Sander ile bir ortaklık açıkladı. Hemen ardından ise Jil Sander ile yeni bir ayakkabı koleksiyonu tanıttılar.
Puma, modaya attığı adımı ilk konsept mağazasını Santa Monica, California’da açarak devam ettirdi. Milenyumla birlikte Puma model Christy Turlington ile "Nuala" adını verdikleri yoga koleksiyonunu tanıttı. 2002'de moda dünyasında güçlenmeye devam eden Puma, Japon tasarımcı Yasuhiro Mihara ile ayakkabılar için anlaşma yaptı.2003'te tasarımcı Marc Jacobs’ın katılımıyla tasarlanan ve sınırlı sayıda üretilen yoga çantası ChristyNuala koleksiyonun yeni parçası olarak lanse edildi.
Puma 2002 Serena Williams Tenis Koleksiyonu’nu tanıttı. Bunun yanı sıra Top Winner Thrift adı altında vintage tarzında tasarlanan bir çeşit ayakkabıdan sadece 510 çift üretildi. “Sprint” logo gibi ikonik ayakkabılar tasarlayan Alexander van Slobbe ile işbirliği içerisinde hazırlanan Rudolf Dassler markalı ayakkabı koleksiyonu lanse edildi.
2004 başlarında PUMA tasarımcı Philippe Starck ile partnerlik açıkladı. 2004 yılında PUMA tasarımcı Neil Barrett ile birlikte İtalyan milli takımı için hazırlanan kiti tanıttı. Neil Barrett, aynı zamanda takımın resmi takım elbiselerini de tasarladı.
2006'da ünlü Hollandalı tasarımcı Marcel Wanders ve Amerikalı fotoğrafçı David LaChapelle ile işbirliği duyuruldu.Kısa bir süre sonra Manhattan’s Union Square’de açılan yeni mağaza ile yeni mağaza dizaynı tanıtıldı.
2007'de 360 derece Rudolf Dassler markalı koleksiyona giyim ve aksesuar da katıldı.2008'de PUMA by Mihara Yasuhiro yeni moda koleksiyonunu tanıttı.
Bu arada Sergio Rossi ile işbirliği içine giren Puma, yeni kadın ayakkabıları koleksiyonunu Milano Moda Haftası’nda tanıttı.
1948'de Puma Atom adı verilen ilk futbol ayakkabısının da duyurusu yapıldı. 1950'ye 
1953'te BRASIL ürününün geliştirilmiş versiyonunun testi yapıldı.
1954'te Hannover 96 takımının tanınan oyuncuları ile Brasil ürününün lansmanı yapıldı. 
1960 ve sonrası Puma'nın ARGE bütçelerinde artışa gittiğinin en büyük göstergesidir. PUMA üretimde ileri ebonitleştirmeteknolojisini kullanan ilk spor ayakkabı üreticisi oldu.
1968 rekabet anlamında Puma'nın altın yıllarından biridir. Rakip kardeşi Adidas’a ilk iddialı tokat bu yıl geldi. Velcro straps denen cırtcırtlı bantları kullanmaya başlamıştır. Aynı dönemde, bugünün en popüler ayakkabılarından olan ve Walter “Clyde” Frazier tarafından tasarlanan Clyde isimli ürününün lansmanını gerçekleştirdi. 
1969’da bir devrim sayılan S.P.A teknolojisinin lansmanının hemen ardından Adidas cephesinden de kötü bir haber geldi ve 29 yıl boyunca küs kalan kardeşlerden Adolph Dassler de hayatını kaybetti.
Babasının ölümüyle markayı devralan Armin Dassler,80'li yıllarda büyük ARGE çalışmaları başlattı. PUMA DUOFLEX,TRINOMIC, INSPECTOR ve DISC SYSTEM tabanların lansmanını yaptı. Bu sırada ünlü tenis yıldızı Boris Becker ile birlikte tasarlanan “Puma Becker” ve “Puma Becker Ace” adı verilen ayakkabılar pazara sunuldu.
90'larda ARGE 80'lere oranla yavaşlamıştı. En göze çarpan tanıtım ise CELL teknolojisiydi. Pittards ile işbirliğine devam eden Puma, King kramponlar için Pittards Soccer 2000 adını verdiği yeni versiyonu lanse etti. Yeni versiyon King’ler İngiltere’de düzenlenen Euro’96’da final oynayan Çek takım tarafından giyildi. 1997'de Fransa’da düzenlenen Dünya Kupası’na katılan futbolcuların % 23’ü Puma giydi.
2003'te Yeni CELLERATOR futbol kramponu SHUDOH, 96 Hours lansmanları yapıldı. Puma 2002 Serena Williams Tenis Koleksiyonu’nu tanıttı.2003'te Stoique ve Scrawl Collective partnerliği ile Paintura Pitch adı verilen futbol topları ve formaların lansmanı da yapıldı. 2004' te PUMA, Kamerun futbol takımı için All-In-One ‘UniQT’ i tanıttı. ‘UniQT’, 2002 Afrika Kupası’nda Kamerun takımı tarafından giyilen ve başarılı olduğu düşünülen kolsuz formaların varisidir.
2006'da performans odaklı kıyafet, ayakkabı ve aksesuarlar içeren, kadın ve erkekler için farklı şekillerde spor stillerini ve yaşam tarzlarını yansıtan Puma Golf koleksiyonu lanse edildi.
2007'de 360 derece Rudolf Dassler markalı koleksiyona giyim ve aksesuar da katıldı.
THY hakkında zaman zaman çıkan eleştirilere rağmen kesinlikle önümüzdeki 3 sene içinde global markalardan biri haline gelecek bir Türk markası...
Sevgili Yüce' nin THY'ye geçişi özellikle dijitalde THY' nin nasıl bir atağa geçeceğinin en güzel göstergesiydi ki daha üstünden kısacık bir zaman geçe THY, friendfeed ve twitter'ı bir diğer hava yolu şirketine göre çok daha anlamlı kullanmaya başladı...
Yine üzerinden çok zaman geçmeden, bir dijital ajans briefi duyuruldu. Ancak bu oldukça ilginç bir duyuruydu... Daha önce Alman müşterimle yaptığımız ajans konkurundan ve değerlendirme kriterlerinden bahsetmiştim. Bu da çok daha farklı ve ciddi anlamda zaten ajans 1.0'da kalmış,çok konuşan ajansları elemenin en güzel yöntemi... Çünkü klasik bir one-man showdan tamamen farklı... Resmen bir ARG gibi uğraşıp, didinmek gerektirenn ve aynı zamanda tüm web 2.0 araçlarını kullanmak gereken bir konkur. Çözmeden gelmeyinin kibarcası :D Her zaman ajansların uzmanlık alanlarında testten geçmeden sadece portfolyoyla konkur alamamalarını bağırıp, durmuş biri olarak öncelikle THY' nı ve bu işin altında parmağı olduğundan emin olduğum sevgili Yüce' yi kutluyorum. Muhteşem iş!
Bir tebrik de zaten her zaman en beğendiğim 2 dijital ajanstan biri olan sevgili Alemşah' ın ajansına 41-29'a... Bu süreci onlarla takip ettim. Zaten web 2.0' ı sömürerek bize bir şey bırakmayan Alemşah süreçlerden bizi öyle haberdar tuttu ki büyük keyif aldım. 41-29 blogunu görünce verilen çabayı takdir etmedim desem yeridir. Diğer ajanslara da bir göz attım. Olmamış pek :D Benim favorim yine 41-29... Şöyle bir göz atın bence haklı olduğumu göreceksiniz.
Bir söylentiye göre, Rudolf Dassler markasının adını Ruda koymayı düşünmüş ancak daha sonra sıçrayan kedi fikrine ısınmış ve Puma’yı hayata getirmiştir. Puma, kedigiller familyasının en çevik ve en uzun sıçramaları yapabilen üyesidir. Çevikliği ve sıçrama yeteneği ile bilinen yırtıcı bir kedigil ailesi üyesi... Farklı millet ve kültürlerde çok saygı görmüştür. Bu hayvana liderlik, güç, beceriklilik, sadakat, bağlılık ve cesaret gibi karakterler yüklenmiştir.Kuzey Amerika'da beyaz sömürgeciler pumalarla savaşmışlardır. Sadece evcil hayvanlarını pumalardan korumak istediklerinden değil, aynı zaman da bu hayvan sevilen bir ganimet olduğundan pumaları avlamışlardır. Ama asıl konu Puma, marka olan Puma...
1948'de D harfinden atlayan puma logosu, 1951'de değişerek şu anki haline dönüş yaptı. 1953'te Süper Atom’un başarılı reklam kampanyası „Deutschlands Fußball-Elite“ yayınlandı.1954'te „So war es in Hamburg“ (“That’s what it was like in Hamburg”) reklam kampanyası yapıldı.
1958 Puma' nın marka kimliğini oluşturan önemli yıllardan bir tanesiydi. Puma' yı diğerlerinden ayıran ve marka ismi olmadan da tanınmasını sağlayan yan şerit hayata geçirildi. Bu fiziksel yenilik, sadece estetik açıdan önemli değildi. Puma için güç ve devamlılık anlamına geliyordu. Dünya Kupası’nda Puma giyen İsveç ve Brezilya milli takım oyuncuları, yeni lansmanı yapılan yan şeritli Pumalarla sahaya çıktılar. Puma bugün sık şekilde kullandığı Puma figürünü 68’ e dek ürettiği hiç bir ayakkabıda kullanmadı.
1968 rekabet anlamında Puma'nın altın yıllarından biridir. Rakip kardeşi Adidas’a ilk iddialı tokat bu yıl geldi. Velcro straps denen cırtcırtlı bantları kullanmaya başlamış ve aynı zamanda Adidas ile birlikte Amerika pazarına giriş yapmıştır.
70’lerin sonları 80’lerin başlarında Puma, mağazaların aranan markalarından biri olmayı başardı. Sebebi ise yaratmayı başardığı bir çeşit kültürel akımdı. Puma, dışarıdan girişlerin çok kolay olmadığı üst ve oldukça yeni bir hip hop topluluğu tarafından giyilmeye başlandı. Bu da bu akımın takipçisi olan veya onlara hayranlık duyanlar için Puma’yı ikon haline getirdi.
1974'te Puma, yepyeni bir döneme girdi. Rudolf Dassler, karaciğer kanserinden vefat etti. Onun döneminde Puma, belirli bölgelerin markaları oldu. Ancak Oğlu Armin Dassler ile birlikte Puma, gerçek bir uluslararası marka haline geldi. Bu arada “City of Angels” gibi filmlerde ürün konumlandırma yapıldı.
İlk online mağazasını 2000'de www.puma.com'da açtı.
2003' te Jamaika sponsorluğu TV reklam kampanyası ile desteklenirken, basılıda spring brand campaign ile de dikkat çekti. Moda fotoğrafçısı, Jürgen Teller 2003 son bahar konsepti HELLO’ nun çekimlerini gerçekleştirdi.
2004 Afrika Kupası’nda Kamerun için hazırlanan futbol kiti TV reklam kampanyası ile tanıtıldı.
2005 yılında pazarlama iletişimi alanında bir yeniliğe imza attı ve Pelé ile bir partnerlik anlaşması yaptı.Puma’ nın aktif oyuncuları sahada markanın teknik promosyonunu yaparken, Pele markanın futbol elçisi olarak bazı sorumluluklar üstlenecekti. 2006'da Manhattan’s Union Square’de açılan yeni mağaza ile yeni mağaza dizaynı tanıtıldı.
2006'da Puma, Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda 12 takımla en baskın kit tedarikçisiydi. Böylece turnuvanın % 56’sında marka görünürlüğü kazandı ki, bu da Puma’yı görünürlük bakımından en göze çarpan marka yaptı.2007'de 2008 – 2009 Volvo Okyanus Yarışları’na kendi yatıyla katılacağını açıklayan Puma, offshore okyanus yarışlarının da resmi tedarikçisi ve lisanslı üreticisi oldu.
2008 Ekim’inde İspanya Alicante’de başlayan yarış 2009 Haziranında St Petersburg’ta tamamlanıyor. Böylece Puma yeni bir kategoriye giriş yaparken, bunu gerçekleştiren ilk spor yaşam markası oldu. 2008'de 2009 Volvo Okyanus Yarışları için hazırlanan yarış teknesi, Salma Hayek tarafından Boston Limanı’nda “il Mostro” ile vaftiz edildi. Peace One Day organizasyonuyla partnerlik yürüten Puma 21 Eylül’de Uluslararası Barış Günü’ ni kutladı.Spor etkinliklerinde hedefini en beğenilen spor yaşam markası haline getirmek olarak vurgulayan Puma, 2008 yılında futbolun geleceğini anlatan “Until Then” ile ödül kazandı.Özellikle futbolun önde gelen markalarından biri olmayı hedefleyen Puma, diğer şampiyonalara yatırım yapmasının yanı sıra Avrupa Şampiyonası’na ayrı bir önem veriyor. Avrupa Şampiyonası’ nı markayı daha da güçlendiren ve aynı zamanda ilk 3 futbol markası olarak konumlandıkları platform olarak görüyor.
Bu arada Beijing Olimpiyatlarında da 15 atlete sponsorluk yapan Puma, Olimpiyat Oyunları’nda en iyi koşu markalarından biri olarak görünürlüğü yükseltmeyi hedefledi.
Spor, yaşam tarzı ve modayı birleştirerek sporda bir moda akımı yaratma hedefini güçlendiren Puma, "I m Going" ve "Urban Mobility" adını verdiği global kampanyalarıyla marka öğeleri olan kapsamlılığı, entellektüelliği, yenilikçi tasarımı ve bireyselliği vurguluyor.
1993’te Faz I lansmanı yapıldı. Gelecek için sağlam bir finansal temel ve karlı bir işletme sağlayabilmek için dünya çapında organizasyon yapılanmasına başlandı.
Faz II’de marka kaynakları ile ilgili çalışmalar yapıldı.
2002’de Faz III devreye alındı. İstenen karlı büyüme için marka potansiyelinin değerlendirildiği bir dönemdi.
2006’da hayata geçen Faz IV, en beğenilen spor yaşam markası olmayı hedefliyordu. Bu nedenle bu yıl itibariyle multi kategorili lider yaşam markalarından biri olarak konumlanmak için çaba sarfetmeye başladı. Bu hedef için, Puma net bir prensip seti ortaya koydu: Beğenilme, Devamlılık, Ürüm Yaşam Döngüsü Yönetimi, Şirket Değerleri, Organizasyonel Mükemmellik ve Değer Yaratımı... Bu prensiplerle ilerleyen Puma, Faz IV içerisinde 3 alana odaklanacak: Kategori Genişlemesi, Bölgesel Genişleme, puma dışı markaların yayılımı
Kategori Yayılımı: var olan kategorilerde büyümeyi, yeni kategorilere girişi hedefliyor. Performanstan modayaa uzanan geniş bir spektrumda oldukça güçlü büyümeler hedefleniyor.
Bölgesel Yayılım: var olduğu pazarlarda ana segmentlerinde özel joint venture veya lisanslarını geri alma yoluyla yayılma politikası Japonya, Çin/Hong Kong, Tayvan ve Arjantin’de lisanslı partnerlerle Joint Venture ve Orta Doğu pazarı için Hindistan ve Dubai’de yan kuruluşlar oluşturmakla gerçekleştirdi. Puma mağazaları, markanın vitrini olmakla birlikte trendlerin kendisini göstereceği ve yeni ürünlerin erken aşamalarsa ulaşılacağı platformlar olması planlanıyor.
Faz IV sonunda Puma dışı markalar tüm işletmenin % 10’ unu kapsayacak. Faz IV pazarlama, satış, ürün geliştirme ve tasarıma daha fazla yatırım yapılan bir dönem olacak.
Bugün uzun dönem şirket potansiyeli 4 milyar Euro olarak açıklandı.
1948'de ayrılık çanlarıyla birlikte Rudolf, nehrin karşı yakasına geçerek daha sonra Puma adını vereceği Rudolf Dassler Sports isimli şirketini kurdu. 1958'de şirket PUMA-Sportschuhfabriken Rudolf Dassler KG adı altında limited ortaklığa geçiş yaptı.
1974'te Puma, yepyeni bir döneme girdi. ‘You cannot play sports, wearing shoes that you would walk around with’ diyen Rudolf Dassler, karaciğer kanserinden vefat etti. Onun döneminde Puma, belirli bölgelerin markaları oldu. Ancak Oğlu Armin Dassler ile birlikte Puma, gerçek bir uluslararası marka haline geldi.
80'lerin sonunda da Puma aile şirketi olmaktan çıkıp, Alman (Münih ve Frankfurt) borsasında listelenmeye başladı. Bu tarihler, Nike ve Reebok gibi markalar yükselişe geçerken, eski tarz olarak adlandırılan Puma ve Adidas için tüm satışların genelinde düşüşler anlamına da geliyordu. Ancak Puma çabuk toparlanmış, eski tarzını yeni gelişimleriyle birleştirerek pazarın ana oyuncularından biri olmayı başarmıştır.
Puma, sermayesini 20 milyon Marka; borsa değerini de 70 milyon Marka yükseltti. Bu gelişmeyle birlikte Jochen Zeitz, Yönetim Kurulu başkanı ve CEO olarak atandı. Hemen ardında da Puma’nın şirket yapılanmasını ve sağlam finansal temeller oluşturmasını sağlayan Faz I’i devreye aldı. Bu arada Proventus/Aritmos B.V. de ana hissedar oldu.
1994'te şirket olarak, 1986’dan beri ilk defa kar açıkladı. 90'lar işbirliklerinin ve şirket ortaklıklarının hayata geçirildiği dönem olarak göze çarpar. Kuzey Amerika’daki lisans işlemlerinin tamamlanmasıyla birlikte Puma North America, Inc. kuruldu. Bu arada Puma AG ise Alman M-Dax’te listelendi.
1997 Puma için yeni bir dönem demekti. Ürün ve pazarlama gelişimini yatırımlarla destekleyerek marka konumlandırmayı amaçlayan Puma, Faz II başlatıldı. Bununla birlikte İtalya’daki yan şirket operasyonlara başladı. İlk Joint Venture Şili’de açıklandı. Bu arada Puma arka arkaya 4. kez rekor operasyon sonuçlarını açıkladı. Amerikan film ve prodüksiyon şirketi Monarchy/Recency Enterprises, Proventus AB’den hisselerini alıp, Puma’daki hisselerini % 25’e çıkararak Puma’nın ana hissedarı oldu.
1998'de Dunlop Slazenger’dan lisansını alarak Puma UK’i aktif hale getirdi ve Slazenger’ı yan şirket olarak tanımladı. Yarış aracı fanatikleri için yanmayan ayakkabılar üretmek amacıyla Porsche ve Sparco ile ortaklık imzalandı. Puma, motor yarışları dünyasına girebilmek için Jordan Grand Prix ile ortaklığa girerek portfolyosunu geliştirdi. Aynı yıl,İskandinav pazarında güç kazanmak ve bu bölgede dağıtım haklarını kazanmak için İskandinavya’da Tretorn Group’u devraldı.
Faz 2'nin tamamlanmasıyla 2003 yılında istenen karlı büyüme için marka potansiyelinin gözlemleneceği Faz III başlatıldı. 2003 yılında Puma, Puma Japan K.K. adlı yan şirketini duyurdu. Bu arada en büyük hissedar olan Monarchy/Regency Puma hisselerini geniş bir yatırımcı kitlesine başarılı transaksiyonlarla sattı. Böylece Puma AG kurulduğu 1948’den bu yana ilk defa ana hissedarı olmadan operasyon yaptı. Partner işbirliklerine de avantaj gözüyle bakan Puma, Kadınlar Dünya Kupası’nı desteklemek amacıyla SHUDOH TANG tasarımında Shanghai Tang ve Neil Barrett ile partnerlik açıkladı.
2005 başlarında Mayfair Vermögensverwaltungsgesellschaft mbH Puma AG Rudolf Dassler Sport şirketinin toplam 16.91% hissesine sahip oldu.
2006 yılında En beğenilen spor yaşam markası olmayı misyon olarak üstlenen Faz IV başladı. İlk adım olarak Türkiye, Arjantin, Tayvan, Çin, Hong Kong ve Japonya’da resmi lisansı olan partnerlerle birlikte Joint Venture’a girdi. Hemen ardından da Orta Doğu için Hindistan ve Dubai’de yan şirketler kurdu. Takip eden dönemde United for Africa isimli dernekle partnerlik kuruldu. Asıl önemli gelişme ise Puma’ nın Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi''nde listelenmesi oldu. S.A.F.E. konsepti Puma tarafından sosyal ve çevresel standartları iyileştirmek için geliştirildi.
2007' de Yönetim Kurulu’nun Süpervizör Kurul onayıyla kendi payında bir iptale gideceğini açıklamasının ardından, hisse sermayesi 44,118,307.84 Eurodan 40,867,107.84 Euroya düşürüldü. Bunun ardından Mayfair Beteiligungsfondsgesellschaft, Hamburg, % 25.14 civarındaki kambiyo senetlerini lot başı 330 Eurodan Fransız bir şirket olan SAPARDIS S.A.’ya sattı. Aynı yıl Puma, Alman Teknik Servisi ve Sigorta Sağlayıcııs TÜV tarafından kontrol edildikten sonra en iyi GRI uygulama derecesi (A+) ile sertifikalandırılan yeni sürdürülebilirllik raporu 2005/2006’yı açıkladı. Puma, bu dereceyle sertifika alan ilk spor ürünler üreticisi şirket oldu.
2008 yılı başlangıcı için Güney Kore’deki lisansını çekerek, pazara kendi yan şirketi olan Puma Kore ile direkt satış yapmaya başlayacağını, yan şirketler olarak Puma Romanya’ nın ve Puma Sports Hrvatska’ nın faaliyete geçeceğini, Melody Harris-Jensbach’ın Puma Yönetim Kurulu’nda CEO yardımcısı, CCO pozisyonuna ve Yönetim Kuruluna üye olarak Stefano Caroti, Yönetim Kurulu üye vekilliğinin yanı sıra CSO olarak Reiner Seiz ve CMO olarak da Antonio Bertone atanacaklarını açıkladı.
Bu arada Jochen Zeitz Harley Davidson’a Direktörler Kurulu üyesi olarak atandı. Ardından da PPR şirketinin uzmanlar komitesine ve direktörler kuruluna oy kullanamayan üye olarak katıldı. Eylül 2007’de Ceo ve Yönetim Kurulu Başkanı Zeitz’ ın kontratı 5 yıl daha uzatıldı.
Yönetim pozisyonlarındaki ve yönetimdeki bu değişikliklerle birlikte Puma Herzogenaurach’taki Puma Plaza’ yı çok ses getiren bir seremoni ile açtı.
Global tasarımcı, artist ve film yapımcısı olan Hüseyin Çağlayan, markanın moda kolleksiyonlarının dizayn, tasarım ve gelişimlerinden sorumlu kreatif direktör olarak atandı.Bunun ardından da Puma, Hüseyin Çağlayan’ ın şirketinde ana hisse sahibi oldu. Giorgio Belloli yan şirket olan Hüseyin Çağlayan’a CEO olarak atandı.
2009 yılı başarında Dobotex’ in ana hissedarlarından biri oldu.
Puma, ilk altın madalyasını 1952'de Helsinki Olimpiyatları’nda Josef Barthel ile aldı. 1954'te Yokohoma’da Puma sponsorluğundaki Batı Almanya atleti Heinz Fütterer 100 m dünya rekorunu kırdı.
Önemli sporculara sponsorluklarıyla da adını duyuran Puma, Pele ile sponsorluğa devam etti ve Pelé, 1962'de 2. defa Dünya Kupası’nı kazandı.
Atletizm, futbol, Amerikan futbolu gibi pek çok spor dalında pek çok sporcuya sponsorluk yapan Puma, pek çok madalya ve rekor gördü. Bunlardan biri de Diego Maradona ile oldu. Maradona 1982'de ilk kez Puma sponsorluğunda Dünya Kupası'nda oynadı. “Tanrı’nın Eli” adı verilen golü ayaklarında yeni teknolojilerle geliştirilmiş güçlü tabanları olan bir Puma krampon ile attı. 
90'lar Puma için pek çok UEFA kupası şampiyonluğu, pek çok altın madalya demekti. Serena Williams ile sponsorluk anlaşması imzalayan Puma, aynı zamanda Corel WTA Tour sponsorluğunu da açıkladı. 1997'de Yakın zamanda NBA seçmelerine katılacak olan Vince Carter’a destek veren Puma, genç oyuncuyu “gelecek vaat eden yetenek” olarak tanımladı. 1998'de Puma 2 büyük sponsorluk anlaşması daha imzaladı: Boks yıldızı Oscar De La Hoya ve dünyanın 2. en pahalı futbol yıldızı olan Nicolas Anelka.
Logo Athletic desteği ile Puma Amerikan Takım Sporları’na geri döndü ve NFL’in resmi saha tedarikçisi oldu. Aynı zamanda NBA’de 9 takımın sponsorluğunu aldı. 99-2000' de Puma sponsorluğundaki Serena Williams, ilk Grand Slam turnuvasını Amerika Açık’ta Martina Hingis’i yenerek kazandı. Puma futbol takımlarından S.S. Lazio Manchester United’ı yenerek Avrupa Süper Kupası’nı ve UEFA Avrupa Şampiyon Klüpler Kupası’nı kazandı. Puma’nın başından beri desteklediği yeni NBA yıldızı Vince Carter ise “yılın çaylağı” seçildi.
2002'de Puma atletleri katıldıkları şampiyonalarda altın madalyalar kazanmaya devam ederken, Puma freestyle, supercross ve outdoor disiplinlerinde dünya şampiyonu olan motocross yarışçısı Travis Pastrana ile sponsorluk anlaşması sağladı. Motocross sporcusu Travis Pastrana, Gravity Games’te altın madalya kazandı.
2002 Serena Williams ve Puma için oldukça şanslı bir yıldı. Serena Williams, giydiği siyah Puma catsuit ile Amerikan Açık Tenis Turnuvası’nı ve ardından da Wimbledon’u da kazanarak, ilk defa dünya sıralamasında 1. sıraya oturdu.
Puma, Jamaika Olimpiyat Federasyonu, Jamaika Atletizm Derneği, dünyanın en pahalı kalecisi olan İtalyan Gianluigi Buffon ve İtalyan milli takımı ile sponsorluk anlaşmaları imzaladı. FIA Dünya Rally Şampiyonası,WRC ile de sponsorluk anlaşması imzaladı. Aynı zamanda BMW Williams F1 takımı ile çok yıllık bir kontrat imzalayarak resmi tedarikçi haline geldi.
2004 yılında ise Mild Seven Renault F1 Takımı çok yıllık bir kontrata imza attılar. Aynı şekilde Puma ve Ferrari SPA 2005 başlangıcıyla aktif hale geçecek bir kontrat imzaladılar. Aynı yıl içinde tüm zamanların en başarılı F1 takımı olan Scuderia Ferrari Marlboro’ nun tedarikçilik hakkının yanında, ticari ürün üretim lisansına da sahip oldu. Bunun en büyük getirisi, Michael Schumacher’in yarış ayakkabılarına resmi tedarikçi olmasıyla PR değeri taşımaya başlaması oldu.
2005' te Puma, İsveç Atletizm Federasyonu ile imzaladığı anlaşma ile, tüm ana etkinliklerde milli takımın resmi giyim tedarikçisi oldu. Aynı dönem içerisinde Morokko Atletizm Federasyonu ile uzun dönemli bir kontrat imzaladılar.
2006'da Puma, Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda 12 takımla en baskın kit tedarikçisiydi. Avrupa Atletizm Şampiyonası’na ana sponsorlardan bir tanesi oldu.
Dünyada ana motorsıklet üreticisi ve Moto GP’ nin en iyi takımlarından Ducati yeni bir işbirliğini duyurdu.2007'de Puma, ve Morokko Royal Futboll Federasyonu ve Namibiya Futbol Federasyonu ile sponsorluk açıklaması yaptılar. Ardından da Red Bull Motor Sporları takımlarının tümünün resmi tedarikçisi olduğunu açıkladı. Peace One Day adlı organizasyon ile uzun süreli partnerlik anlaşması yapıldı.
2007'de 2008 – 2009 Volvo Okyanus Yarışları’na kendi yatıyla katılacağını açıklayan Puma, offshore okyanus yarışlarının da resmi tedarikçisi ve lisanslı üreticisi oldu. 2008 Ekim’inde İspanya Alicante’de başlayan yarış, 2009 Haziranında St Petersburg’ta tamamlanıyor. Böylece Puma yeni bir kategoriye giriş yaparken, bu tür bir organizasyona katılan ilk spor yaşam markası oldu.
2008 yılında 2008 Afrika Kupası’ nın lider tedarikçisi olarak, 16 takımın 9’ unun sponsorluğunu yaptı. Mısır milli takımının kupayı kazanmasıyla Puma 6. defa sponsor olduğu takımın şampiyonluğunu yaşadı. Gana Futbol Federasyonu, Mısır Futbol Federasyonu ve Fil Dişi Sahilleri Futbol Federasyonu ise başarılı partnerlikleri nedeniyle anlaşmalarını bir kaç yıl daha uzatarak 2014 FIFA Dünya Kupası’na kadar Puma sponsorluğunda kalacaklarını açıkladılar. İsveç Atletizm Federasyonu ve İsveç Futbol Federasyonu ile anlaşmalar ise 2012 sonuna dek uzatıldı. Puma 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasında ise Dünya Şampiyonu İtalya, ev sahipleri Avusturya ve İsviçre’ nin de dahil oldukları 5 milli takıma sponsor oldu. Beijing Olimpiyatları’nda 16 milli takımın sponsorluğunu üstlendi. Alman Premier Ligi takımlarındanVfB Stuttgart ile olan anlaşmasını 2015’ e dek uzattı. 2008'de PUMA atletlerinden Usain Bolt dünya rekorlarıyla dünyanın ve sponsorunun gözlerini kamaştırdı.
Etraflarındaki herşeye göz yuman sığ insanların nasıl bir hissizlik içinde olduklarını bugün anlayabildim. Bugün bunu hissetmek fena değil. Ama yarın düzelmiş olmak istiyorum. Bu boşluğu sürekli yaşamak akıllı insan işi değil.
Çok ilginç bir his... Boşluk gibi. Üzgün, düşünceli, somurtkan veya bıkkın değilim. Açıkçası hiç bir hissim yok. İçimden konuştuklarımı yazmak bile istemiyorum. Yalnızca babasıyla hala zaman geçirme şansı olanları kıskanıyorum sanırım. Bunun da geçici olduğu kesin.
Küçük bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Dün bir dizide duydum... Tesadüf elbette, yine de bugüne çok anlamlı bir mesajdı...
"the day you waited, is the another day you can never get back in."
Hastalığının son 1 ayında morfinin bile bastıramadığı acılar içindeki babama her gün onu ne kadar sevdiğimi anlattım. Daha önce zaten bildiğini düşünerek söylemediğim günleri telafi etmeye çalışarak...Okuldaki aptal sıra arkadaşımı, bisikletten düşüp çizdirdiğim yaralarımı,... Hasta yatağında hayatın akışından kopmaması için. O da dinler gibi yapardı her şeye rağmen. Ama ne zaman onu ne kadar sevdiğimi anlatsam kafasını son gücüyle bana çevirir gülümserdi. Sanırım bir babanın tam 12 yıl prenses gibi büyüttüğü kızından duymayı en çok istediği şeydi o cümleler... Son gününde gece erken uyuyakaldığımdan babama onu ne kadar sevdiğimi söyleyemedim. Ve o sabaha karşı babam neresi olduğunu bilmediğim başka bir hayata gitti. O günün seni seviyorumunu hep yanımda taşıdım ben... Hayatımın en zor, en ağır "seni seviyorum"u olarak... Uzun süre cimrisi oldum bu iki kelimenin. Bir gün hakettiğini düşündüğüm, gerçekten hissettiğim, benim için anlamı büyük olan herkese onları ne kadar sevdiğimi her gün söylemeye başladım. Anneme, ağabeyime, sevgilime, çok sevdiğim arkadaşlarıma... Böylece kafamı yastığıma koyduğumda benim için çok şey demek olan herkesin onları ne kadar sevdiğimi bilmelerini sağladım... Çünkü bunu yapabileceğim bir yarın olduğundan emin değilim.
Söyleyebileceğim tek şey: Bu iki kelimenin cimrisi olmayın. Gerçekten hak eden, bunu hissettiren herkese hissettiğiniz her an söyleyin. Yarın bu fırsat ellerinizden kayıp gider, ve hayatınız boyunca o iki kelimeyi cebinizde taşımak zorunda kalırsınız. Emin olun, o iki kelimeyi yanınızda taşımak, onu söylemekten çok daha zor...
Bu postu bir iş ilanı var diye açanlar kusura bakmasın. Bu benim ilanım, ben şirket arıyorum :)
Danışmanlık bu dünyanın en muhteşem işi, bundan eminim. Çünkü en iyi yaptığım şeyi yapıyorum: Ukalalık... Sorumluluğu düşük. Akıl vermek, olur- olmaz, şöyle yap-böyle yapma gibi cümleler dilimden düşmüyor. İşin oluşum aşamasında aktif olup, geri kalanında uzaktan izleyip gülüp, eğlenmek de cabası... Müşterilerimden biri için özellikle durum acaip. Performans değerlendirmem, reddettiğim proje sayısıyla alakalı. "Hayır" demeyi bilmenin ve arkasında durmanın anlamlı olduğunu düşünüyorlar. Ancak red sebeplerim dikkatlice inceleniyor.
Yine de danışmanlık bugüne dek cebinize biriktirdiklerinizi yemek demek... Elbette ki öğrenilenler, eklenenler var. Ama terazide verilenler daha ağır basıyor. Ve zamanla köşeye sıkışmışlık hissi getiriyor. Bir de genç yaşta aktif iş hayatından uzak kalmak (müşteriler yurt dışında olduğundan) bir süre sonra bünyede enerji fazlalığı yaratıyor. Enerjinizi nereye harcayacağınızı bilemediğinizden sevgilinize, annenize, arkadaşlarınıza sarmaya başlayabiliyorsunuz. Bu bir yan zarar elbette... Ama en önemlisi sadece fikir üretme ve onaylama aşaması nedeniyle, işin asıl öğretici kısmı olan uygulamadan uzakta kalmanız bir süre sonra can sıkıyor.
Bir diğer konu da Alman müşterilerimin uzaktankumada sisteminden huysuzlanmaları... Haklı olarak ellerinin altında olmamı istiyorlar ki bu da Almanya'ya yerleşmek demek tekrar. Çok da istekli olmadığımdan (evet, ben bir aile düşkünüyüm, çok gerekmedikçe uzun süreli ayrılıktan pek hoşlanmıyorum.) bu fikre biraz uzağım.
Bu yüzden şu aşağıdaki kriterlerin olduğu bir şirket/marka ve yönetim zihniyeti bulursam danışmanlığı bırakmayı düşünüyorum.
* Pazarlama ve satışı birbirinden ayırmayı başarabilen,
* Pazarlama denince tencere tava satmayı anlamayan,
* Dijital ağırlıklı entegre projeler peşinde koşan,
* Elemanımın ipleri bende olacak bakışıyla sürekli beni kısıtlamayacak,
* Müdür, direktör, uzman bilmemne gibi başlıklara takılıp kalmayan,
* Senin iş sorumluluğun bu dedikten sonra burnunu iş alanıma uzatıp beni hasta etmeyecek,
* İş sorumluluğun bu dedikten sonra, senin 2 şapkan var şimdi onu çıkar bunu giy, bunu bunun üstüne tak demeyecek,
* İşlere onay vermediği halde, diğer kıtadan bana bunu neden hala yapmadık demeyecek,
* Tek bağımız işmiş gibi davrandıktan sonra, gelip "vaaay Burcu, naber?" gibi yapmacık samimiyetler sergilemeyecek,
* Pazarlama üzerine bik bik konuştuktan sonra gerçek bir pazarlama planına bu ne yahu sayfalarca yazmışsın demeyecek, bir zahmet okuyacak ve tartışacak,
* Pazarlama planını sadece taktikten ibaret gördükten sonra, karşıma geçip ekiplerin pazarlama mesajlarını anlamasını beklemeyecek,
* Yönetimi kesinlikle İstanbul'da olacak,
* Blogumda yazdıklarım için endişe edip durmaktan uzak yaşamayı bilecek, mümkünse blogumdan da uzak duracak, durmayacaksa eleştirinin dozunu bilecek,
* Sosyal medyadaki duruşumu kendine mal etmeye çalışmayacak,
* Sahip olduğum networke ulaşmak amacıyla beni kullanmayı aklından geçirmeyecek,
* Türkiye'deki ödüllere, törenlereeğlence için katılmayı öğrenmiş olacak, gerçek ödüllerin yurtdışından geldiğini bilecek,
* 9-18 çalışma şartları koyup, sonra benden 24 saatimi ona ayırmamı beklemeyecek,
* Bir şey istediğimde kayıtsız şartsız kabul etmeyecek, inanmıyorsa benimle tartışacak,
* Obsesif şekilde çalışmaya başladığımda etrafımda gezinmeyecek,
* Akıllı,hırslı ve kendini gelişştiren çalışanlardan oluşan,
* Her söylediğime kulağını tıkayıp, müşteri sonunda patladığında ilk defa duyuyor gibi yapmayacak,
* Likemind, etohum gibi kafası çallışan insanların toplandığı, kafalarımızı boşaltmamıza yararlı organizasyonlardan beni çalışma saatleri saçmalığıyla uzakta tutmaya çalışmayacak (kendi işimi bana hatırlatmak zorunda değil)
* Performans kriterlerimi doğru düzgün belirleyecek,
* İş sorumluluğum dışında katma değer sağlamaya çalıştığım zaman, bunu görmezden gelmeyecek,
* Bir fikrim olduğunda "you are the boss" gibi saçma cümlelerle beni uyuz etmeyecek,
* Fikrimi uygularken beni geliştirecek, en azından bana bir farklı bakış açısı katacak,
* 3. partilerin kulu kölesi olmayacak,
* Marka/şirket kültürü oturtmayı başarabilmiş ve buna önem veren,
...
Bunların hepsini bulmak ütopik elbette. Ama en azından büyük kısmını karşılayan bir pazarlama pozisyonu (pazarlama, ürün, iletişim, marka yönetimi gibi) bulursam direkt geçiş yapacağım. Tekliflere açığım :D
Bugün hayatımın en kibar taksi şoförüyle karşılaştım sanırım. Abartmıyorum "en kibar" derken... Ne var ki bunda, çok var onlardan dememek lazım. Gerçekten "nazik ve işini iyi yapan" biri...
Beşiktaş'tan Taksim'e gitmeye çalışıyordum ve trafiğin en felç saatlerindeydim... Biraz acelem olduğunu da söyleyebilirim. Hakkımda çıkarılmış gecikmeyi seven biri olmamla ilgili şehir efsanesini yok etmeye çalışıyorum. Beşiktaş'taki muhteşem taksi durağını bilenler anlar derdimi... Ya tıklım tıklım taksi vardır, ya da hiç taksi yoktur. Benimki ikinci durum... Uzaktan bir taksi geldi, ben daha taksiye yönelmeden arkamdan koşarak bir kadıın bindi taksiye... Taksici de "geç kaldın" işareti yaptı... Koşarak binen kadına mı taksiciye mi laf söylesem derken başka bir taksi uzaktan göründü... Ona doğru yöneldim. Taksicinin taksiden indiğini görünce hayalkırıklığı yaşadım. Meğer kapıyı açmak için inmiş...
Taksiye bindim, mis gibi kokuyor ve camları bile tertemiz... "Taksim'e lütfen" diyecektim ki taksici önce davrandı... "Hoşgeldiniz efendim. Nereye bırakmamı istersiniz?" Şok üstüne şok yaşıyorum tabii. Kem küm gideceğim yeri söyledim. Bu arada bir müşterimle telefonda konuştuğumu duyunca "yetişmeniz gereken bir toplantınız veya görüşmeniz var mı?" diye sordu. "Hayır." diyebildim sadece. "O zaman normal bir hızda gideceğim." dedi. "Pekiyi " diyebildim.
Takside farklı türlerde pek çok derginin Haziran sayıları vardı. Ne tür müzik dinlemek istediğimi sordu. "Farketmez" dedim. Beğenmeyebileceğim bir tür dinletmek istemediğini söyleyerek radyoyu kapattı.
Trafik kurallarına uymasından, karşıya geçmeye çalışan yaşlı bir çifte yol vermesinden bahsetmiyorum hiç.
"Su" isteyip istemediğimi sordu. Ben kulaktan dolma saçma şeyleri aklıma getirerek teşekkür ettim. Küçük dondurucusunda müşterileri için soğuk su bulunduruyordu. Ayrıca yaz yağmurlarına önlem olarak da müşterilerine vermek üzere 5 şemsiye bulundururmuş her zaman.
Üstüne başına baktım çaktırmadan. Tertemiz, ütülü pantalon ve gömlek giymişti.
Dolmuşlarda ve taksilerde en fazla dikkat ettiğim şey kendi aralarında yol vs bilgisi için bile olsa rahatsız edici cızırtılar çıkaran mobil iletişim cihazlarıdır. Bu takside bu ses yoktu... Çok sessizdi trafik gürültüsü dışında... Dayanamadım sordum.
"Cep telefonu kullanmıyorum, çünkü kim olursa olsun, 30 yıllık eşimin bile yüzüne telefonu meşgule düşürmekten hoşlanmıyorum. Devamlı müşterilerim var. Onlardan birine de bunu yapmak istemem. Kaldı ki taksimdeki misafirimi de telefon konuşmalarımla rahatsız etmek ve daha da önemlisi can güvenliğini tehlikeye atmak istemem." dedi.
Yıllardır hep aynı saatlerde aynı taksi durağında çalışıyormuş. Bu yüzden sürekli müşterileri çalıştığı saatleri bilirlermiş. Gün içinde gitmek istedikleri saatten en az 1 saat önce arayıp taksi durağına bildirirlermiş.
İneceğim yere gelirken yine dayanamadım, sordum. "Nesiniz siz?" diye... Genelde kadın yolcularından bu soruyu aldığından gülümseyerek "Taksi şoförüyüm yaklaşık 18 yıldır. Siz sormadan söyleyeyim her gün böyleyim." dedi. "İşimi seviyorum ve herkesten, her şeyden önce yaptığım işe saygı duyuyorum."
Kurucusu: Rudolf Dassler
Kuruluş Yılı:1948
Kuruluş Yeri: Almanya Herzogenaurach
Şirket Türü: Limited, çok uluslu
Diğer özellikler: 1996'dan beri Amerika'da aktifliğini artıran Puma AG, Amerikan Profesyonel Basketbol ve Futbol Ligleri'nin lisansına sahip Logo Athletic şirketinin % 25'ine sahip. 2007'den beri Puma AG, PPR French Luxury Group'un bir parçası
Açıklanan yıllık gelir: 2008
| | Consolidated Sales | in % of Consolidated Sales |
| Footwear: | €1,434.3 million | 56.8 % |
| Apparel: | €899.3 million | 35.6 % |
| Accessories: | €190.6 million | 7.6 % |
| | €2,524.2 million | 100 % |
Resmi Şirket Dili: İngilizce
Çalışan sayısı: yaklaşık 10.000
Organizasyon Yapısı: Fonksiyon ve coğrafik odaklı matrix organizasyon. Almanya, Amerika ve Hong Kong’da 3 ana çekirdek yönetimi var. Yönetim 7 farklı fonksiyondan sorumlu: Ürün, Ürün Tedariği, Marka, Büyüme, Yapılanma, Marka Değeri ve Kültürü. Bu fonksiyonlar alt-fonksiyonlardan oluşuyor. Almanya, Amerika, Hong Kong, Avusturya ve Avustralya ise matriks organizasyon yapısına göre bölgesel merkezlerdir. Bu yapılanma Puma’ yı global marka teşebbüsleri doğrultusunda bölgesel farkları ve lokal kültürleri gözlemleyip, beslenebilmesi açısından dinamik tutmaktadır.
Misyon: Sporda en beğenilen yaşam tarzı şirketi olmak
Strateji: Misyonunu gerçekleştirebilmek için çok kategorili marka olarak pazarın ve segmentlerin sunduğu fırsatları kullanarak bölgesel ihtiyaçları da karşılayabilmek, değerini artırarak marka pozisyonlandırmasını sağlamak amaçlanır.Faz IV, 2010 yılına kadar geçerli olacak 5 yıllık stratejik plandır. Buna göre, 3 alana odaklanılmaktadır.
1- ürün kategorilerinde yayılma
2- bölgesel yayılma
3- puma markalaması olmadan yayılma
Şirket Gelişimi:
Faz 1 olarak adlandırılan iş planında amaç karlı bir işletme ve gelecek odaklı finansal temel oluşturmaktı. Bu nedenle 1993 yılında dünya çapında bir yeniden yapılanma sağlandı. Böylece 2001’de süresi dolan Faz 2 ile marka özvarlıkları düzenlenmiş oldu. 2002 Faz 3’ün başlangıcı oldu. Faz 3, arzu edilen karlı bir büyüme yardımıyla markanın potansiyellerinin ortaya çıkartılması demekti. 2006’da açıklanan Faz 4 en beğenilen spor yaşam markası olmayı hedefliyordu. Bu nedenle de pozisyonunu lider multi kategorili spor markası olarak sağlamlaştırmak alt hedef olarak görülüyor.
Kategori yayılımı aslında Puma’nın zaten mevcutta üretim yaptığı alanlarla birlikte Puma için çok yeni olan aları da kapsıyor. Bu da Puma’ nın son zamanlarda spor ürünleri kadar önem verdiği diğer alana yaptığı yatırımları açıklıyor: Fashion.Bir diğer yayılım ise bölgesel anlamda... Bunun için de özel joint venturelar ile anlaşmaya varılıyor ve ana segmentlerinde lisanslı üretim yapanlardan lisansların çekilmesi ile gerçekleştiriliyor. Bu yakın bir zamanda Türkiye sınırlarında Nike ile de yaşanmıştı. Puma’nın Türkiye’de de lisans iptaline giderek, direkt merkeze bağlı yönetim kurmasının sebebi budur. Bölgesel yayılım Joint Venture sistemi ile Japonya ve Orta Doğu için Hindistan ve Dubai’de 20006 yılında tamamıyla sahip olunan iştiraklerle yapılmıştır.
Faz 4’ün en büyük getirisi Puma dışındaki markalarla olacak gibi görünüyor. 2010 sonunda bu ürünlerin getirisinin tüm gelirin % 10’u olacak.
Uzun vadede, şirket potansiyelini 4 milyar dolara yükseltmeyi hedefleniyor.
Faz 4 marka yatırımlarının, kısmen pazarlama ve satışla birlikte ürün geliştirme ve tasarımının damga vuracağı bir 5 yıl olacak gibi görünüyor.
Finansal Değerlendirme
Ekonomik kriz , tüketimin gerilemesi sipariş gecikmeleri nedeniyle yıl sonunda % 5.4’lük bir gerilemeyle € 1,152.5 milyona düştü.
Ayakkabılarda siparişler ise % 2.3 düşüşle 698.3 milyon Euro,giyim siparişlerinde %12.4 düşüşle 383.8 Euro, aksesuarlar ise değişim olmaksızın 70.4 milyon Euro olarak açıklandı.
EMEA bölgesinde % 10 luk düşüşle 610.9 milyon Euro, Amerika bölgesinde % 19.9 artışla 280.7 milyon Euro, Asya/Pasifik bölgesinde % 15.9 düşüşle 260.7 milyon Euro açıklandı.
Hayatımızın her yerine işleyen markaların kuruluş hikayeleri, ürün gelişimleri, gittikleri noktalar, gelişim planları gibi pek çok farklı bölümünü bir araya getirip, böylece aslında neden Türkiye'den marka çıkarma konusunda sürekli olarak tökezlediğimizi görmek istiyorum. Eşlik ederseniz sevinirim. Mesela hangi markaları görmek istersiniz?

Coca Cola "Open Happiness" konseptini dönemsel "Summertime" ile birleştirerek yepyeni ve yine eğlenceli bir iletişim kampanyası ile karşımızda... "Open Happiness" global anlamda Coca Cola'nın Pepsi' ye attığı en büyük tokat olmuştu bence. Şimdi bu iletişimi gittikçe güçlendiriyorlar. Yerelleşme çalışmaları büyük hayal kırıklıkları yaratsa da global iletişimde harikalar...
Open Happiness Coke Creatures ile sahnede bu defa... 10 yaratığın yaz mevsimi hikayesini anlatan iletişim kampanyası çeşitli mecralarda entegre şekilde yürütülüyor. Reklamı da oldukça eğlenceli olan "Coke Creatures" dijital mecrada da oldukça eğlenceli bir iş çıkarmış. Web sitesinde twitter ve facebook paylaşımını sağlamasının yanısıra kendisine ait olan facebook sayfasında da oldukça aktif şekilde hayranları ile iletişime geçiyor. (Şu an 774 facebook fanına sahip). Aynı zamanda Flickr hesaplarından da fotoğraflarına ulaşıp farklı boyutlarını indirebiliyorsunuz. Coke Creatures ekibinin reklam filmi müziğini Calvin Harris yapmış.
Avrupayı gezen bu 10 yaratığın maceralarını izlemeye devam edeceğiz... Favorim ise Lick...
Bu arada Coca Cola "Memorial Day" için 5 farklı kutu tasarımı hazırladı. İlk defa aynı anda 5 farklı tasarımı raflara yerleştirecek ancak sınırlı sayıda elbette. Bu tasarımlar da "Summertime" konsepti ile bağlantılı olarak barbekü, surf tahtası, plaj topu, güneş gözlüğü ve bayrağı çağrıştıran yıldızlar&çizgiler olarak açıklandı.
Coca Cola yaza hızlı bir giriş yaptı. Pepsi globalde ne yapacak bekleyip göreceğiz. Ancak geç kaldıklarını söylemek lazım.
PR ve hayatın ne kadar işleri karmaşıklaştırabileceği üzerine sonsuz örnek verebilirim. Kötü örnek, iyi örnekler diye giden bir seri olacak bu gidişle. Pekiyi güzel başlayan ve kötü biten bir örneğe göz atalım o zaman, henüz sıcakken...
Ebru' nun yaşamı bu defa... Ebru güzel bir sokak köpeği. Yıllar önce The Marmara Otel tarafından gayrı resmi olarak sahiplenilmiş bir sokak köpeği... Muhteşem bir sosyal sorumluluktur bu aslında.Bir otelin bir sokak köpeğini koruyup kollaması... Elbette her sokak hayvanı gibi sahiplenilmek Ebru' nun bağlılığını sağladı. Yaklaşık 12 yıldır bu güzel köpek The Marmara' nın etrafında gelen pek çok misafirin sempatisini kazandı. Elbette The Marmara da bundan payına düşeni aldı... Böylesi bir sorumluluğu üstlenmiş olmaları ziyaretçilerinin de dışarıdan gören insanların da kalbini çaldı. Ebru pek çok yerli yabancı yayında yer aldı...The Marmara takdire değer şekilde üstlendiği bu harika sorumluluğu yıllarca yılmadan taşıdı...
Sonra?
Geçtiğimiz akşam gönüllü olarak çalıştığım ve interaktif platform ve sosyal medya danışmanlığı yaptığım Let's Adopt'tan bir mesaj aldım. Ebru' nun dövüldüğünü, durumunun kötü olduğunu, ameliyata alındığını yazıyordu. Bu endişeli bakış malesef 48 saat geçmeden kötü haberle sonuçlandı. Ebru aldığı darbeler sonucu geçirdiği organ travmalarına ve belki de yıllar sonra yaşadığı sokakların ihanetine daha fazla dayanamamıştı.
Uzun süredir barınaklarla çalışmış biri olarak özellikle hayvanların kurtarılma hikayelerine Let's Adopt ile birlikte daha profesyonel bakabilmeye başladım. O kadar çok hikaye var ki ellerinde belki bir gün sevgili Viktor bir kitap yazmalı...
İşte Ebru' nun aldığı darbeler sonucu hayatını kaybettiğinin basına yansıması yeni bir PR hatasının daha başlangıcına neden oldu. Let's Adopt hayvanlara yapılan işkencelere son verebilmek için suçluları adalete teslim etmek istiyordu ve konuyla ilgili doğru bilgi paylaşanlara para ödülü koydu
Burada en önemli sorumluluk aslında yıllardır Ebru' yu evlat edinmiş olan The Marmara' nındı. En sağlıklı açıklamayı yapması gereken taraf gereksiz bir panikle hata üstüne hata yapmaya başladı. Pek çok nedenleri olaabilir elbette... Ebru' yu koruyamamış olmanın suçluluğu, hayvanseverlerin tepkilerinden endişe etmeleri, ... Oysa bu ülkenin tüm hayvanseverleri için ne yazık ki sokak hayvanlarına yapılan işkenceler olağan hale geldi bile. Ben bu nedenle The Marmara' nın herhangi bir hayvansever tarafından suçlanacağını sanmıyorum. Sonuçta sokak köpekleri sokaklarda yaşadıkları sürece ruhlarındaki özgürlüğü kimseye feda etmezler. Yıllarca aynı yerde yer, içer, yatar, uyur, oynar ama istediğinde başını alıp gezip geri dönme özgürlüğünü hep elinde tutar. Ebru da böyleydi ve The Marmara ona her saniye bekçilik yapamazdı...
Yine de hem yukarıdaki örnekler hem de bir şirketin itibarı düşünüldüğünde sokaklarında işkencenin olduğu bir lokasyon hakkında dedikodu çıkmasını engellemek, ziyaretçilerini korkutmamak gibi pek çok "iş nedeni" de sayılabilir.
Ancak panikle Ebru' nun cansız bedenini hastaneden kaçırırcasına alıp götürmek ve cesedin ne olduğunu saklamak hataların ilk adımlarını oluşturdu... Sonrasında basına gönderilen basın bültenleri, üyelere ve misafirlere gönderilen e-postalar arka arkaya geldi. Bu bir kriz yönetimi değil, dikkatli olun! Bu, paniğe kapılmış şirketin işi batırma yönetimi! Sebebi de bundan bir önceki yazımda belirttiğim PR ekibi kalitesi.
The Marmara' nın yapacakları o kadar basitti ki:
Ne kadar üzgün olduklarını belirtmek, ellerinden geleni yaptıklarını ancak kurtarılamayan Ebru'yu her zaman hatırlayacaklarını belirtmek... Belki de sokak hayvanlarına yardım eden, hayvan suistimallerine karşı çıkan bir avuç insana Ebru adına maddi değil manevi destekte bulunmak...Ebru' nun gördüğü işkence The Marmara' nın ayıbı değil, asla olmayacak da! Hatta belki Ebru için bu misyonu devam ettirerek yeni bir sokak köpeğini evlat edinmeleri bile harika bir davranış olurdu!
Ancak gerçekleri ört bas etmek, saklamak artık bu çağda eski moda bir PR aktivitesinden öteye geçmez. Bilgileri ve gerçekleri saklarken ameliyattan hemen sonra çekilen bu fotoğrafı ve karındaki dikiş izlerini nasıl saklayacaklar? Bilgiye bu kadar çabuk ulaşılabilen bir çağda, şeffaflık ve samimiyet her zaman daha fazla kazandıracak iki özellik olacak... The Marmara'nın bu kadar basit bir durumda bile paniğe kapılan ve iletişim hatalarına neden olan PR ekibini ve stratejilerini gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. PR bu değil. PR gerçekleri saptırmak veya saklamak olmadı hiç bir zaman...
PR (public relations ) yani halkla ilişkiler, düşündüğümüzden ve hayal ettiğimizden daha zordur. Basın bültenlerine sığmayacak kadar hem de. Son zamanlarda şunu düşünüyorum... Teknoloji, bir ulaşım aracı olsa jet olurdu büyük ihtimalle... Pazarlama genel olarak otomobil olabilirdi. CRM- Reklam gibi alt dalların büyük kısmı yine motorlu bir taşıt veya bisiklet olabilirdi. Her nasılsa PR bir kağnı gibi hareket ediyor...
Pr’ ın bu kadar korkunç durumda olmasının en büyük nedeni, eğitimsiz, tecrübesiz ve kendisini geliştirmekten uzak PR ekipleridir. Bu ekipler hala halkla ilişkileri basın bülteni ile gazetelere ve gazetecilere ulaşmaktan ibaret görürler. Internet, sosyal medya duydukları şehir efsanelerinden öteye geçmez.
Son bir kaç günde bu ülkede yaşanan cinayetler PR’ın ne kadar zayıf olduğunu anlatmak için yeterli. Çok basit iki örnek...
Bir tanesi yazarken bile içimi yakacak kadar üzüldüğüm, korkunç ve hala aydınlanmamış bir cinayet: Münevver Karabulut adlı 18 yaşında gencecik bir kızın hayatına, hayallerine edilen tecavüz ve kesinlikle her yanını psikolojik tümörler kaplamış bir katilin gencecik bir bedene ve zihne yaptıkları... Gizli devam ettirilmesi, basına sızmaması gereken bir soruşturma. İşte burada bilgi alma özgürlüğü ve devam eden bir araştırmanın güvenliği karşı karşıya geliyor. İki taraf da konuşuyor. Elbette en çok canından bir parça kopan, günlerdir içleri yanan aile görünüyor basında... Elini vicdanına koymayı bilen herkes bunu anlayışla karşılayacaktır. Kızı boğazı kesilerek katledilmiş bir annenin anneler gününde neler hissettiğini anlamak için illa anne olmak gerektiğine inanmıyorum. Bunu ekranlara taşımanın da duygu sömürüsü, rating kaygısı olduğuna da inanmıyorum. Buraya kadar PR’ın alakası yok elbette. Söz konusu insanlık olduğunda, işler, iş tanımları 2. planda kalmalı...
Ancak asıl bomba geçtiğimiz gün bu olayın sosyal medyada tartışıldığı bir mesaja gelen yorumla başladı. Bir iletişim uzmanının danışmanlığını yaptığı markayı düşürdüğü korkunç durumdan bahsediyorum... Evet Ali Atıf Bir ve Burgaz Rakı’ nın bu cinayet haberinin ortasına nasıl düştüklerine bakalım.
Ali Atıf Bir'in bir gazetede yazdıklarına göre bu cinayet bir kesik baş cinayeti ve kesik baş cinayetinin satışlara tavan yaptırdığını farkeden gazete ve gazetecilerin bu işi asılsız suçlamalara götürmeleri söz konusu... Bu yazı kesinlikle tüyler ürpertici...Bir iletişim uzmanından beklenmeyecek kadar amatör. Bu yazı ile kendisini çok büyük bir saçmalığın içine soktuğu yetmezmiş gibi cinayeti işleyen zanlının ailesine ait olan ve danışmanlığını yürüttüğü markanın adını da böylesi bir olayın hemen içinde geçirmesi büyük bir talihsizlik... PR adına oldukça amatör bir adım... Samimiyet, şeffaflık vurgusu adına markanın mahvedilmesi...
Bir hocam popülerliğin patlamaya hazır bir bomba olduğunu,etrafında bulunanları da kendisiyle birlikte alıp götürdüğünü söylemişti. İşte ne kadar haklı olduğunun en büyük örneğidir bu konu...
Bu saatten sonra Burgaz Rakı’ nın bu yazı için danışmanından düzeltme istemesi ve ardından da iletişim stratejilerini gözden geçirmesi gerekir. PR bu ülkede gittikçe sapıtan ve bunu marifet gibi görmeye başlayanların elinde kaldığı sürece kağnı olmaya layık değil mi?
![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=950cef7f-40a6-4628-a3f9-0af038aabee3)













